Paris’e tasinali dort hafta oldu. Dort haftadir A. diye bir fransiz arkadasin Pigalle’deki evinde kaliyordum. Ama tez yazmam gereken zamanda ev ariyor olmak artik canima tak ettiginden ve birazcik da tezcanli oldugumdan gecen hafta onume gelen ilk evi tuttum. Ha sanilmasin ki bundan once sayisiz eve “ben buraya sumugumu bile surmem!” diye burun kivirdim. Zaten cevap verdigim altmistan fazla ev ilanindan sadece dordunden cevap geldi. Altmista dort!!! Paris’te yabanci olmak hakikaten mesakkatli is.
Neyse efendim. Gecen hafta evi tuttum. Dun itibariyle de tasindim. Benden once kalan kiz kendini hic temizlik fln gibi islerle yormamis. Aferin ona! Ne de olsa icten ice bir turkluk var bende de. Turk kadini temizlik isine girdi mi kendini kaybeder malum. Turk kadini temizlik yapmaz, parcala-yok et prensibiyle onune gelene girer! Groningen’de hem P. hem de T. yeni evlerine tasindiklarinda ayni sey oldu: ilk bakista temizce gorunen evleri gunlerce temizlemek gerekti. Bu ev ilk goruste bile temiz gorunmuyordu. Yani varin siz dusunun. Camasir suyundan ellerim acildi. Bepanthene maharetiyle duruyorum. O kadar diyeyim yani. Bugun oglen itibariyle isleri bitirdim. Dolabimi yerlestirdim. Artik Laplace’daki yeni evim kullanima hazir.
Ve fakat sabah uyandigim ruh hali… Dun aksam A. ve arkadaslari ile ictigimizden mutevellit bu sabah uykuyla uyaniklik arasindaki siniri asmam biraz uzun surdu. Ve ben hep o sarkiyi soyledim kafamin icinde takili plak gibi: what the hell am I doing here? I don’t belong here… Cok mutsuz uyandim. Cok yalniz. Sanki surgunde gibi.
Groningen’e tasindigimda da boyleydi. Bir allahin kulunu tanimiyordum. Dutchlar iyidir, hostur ama arkadaslik kurmak icin ortalama dokuz-on ay gecer. O da bin tane parametreye bakar, vs. Ilk gittigimde Cuma is cikisindan Pazartesi sabah bolume gidene kadar tek bir kelime konusmadigim bir haftasonu olmustu ki allahim sen bir daha verme yarabbim! Zamanla hayat kurdum Groningen’de kendime. Evim oldu Groningen. Sevdiklerim artik Groningen’deydi. Ben, bir yere gittigimde, buna TR de dahil, Groningen’e, kendi evime donmek istiyordum. Donunce de icim huzurla doluyordu. Ikinci kere evimi biraktim. Hatta kac iki… Gebze’den Ankara’ya. Ankara’dan Gebze’ye. Gebze’den Groningen’e. Groningen’den Paris’e. Dort olmus. Her defasinda ayni sey oluyor: yaptigin, kurdugun her seyi geride birakip yeniden kurmak zorunda kaliyorsun.
Kendimi bos bir arsaya bakar gibi hissediyorum. Bana “Yap” demisler ama ne ne yapacagimi biliyorum ne de nereye, nasil yapacagimi. Hem benim dort kat ustune kacak cikilmis terasli evim vardi zaten. Bu bombos arsa da neyin nesi allasen? Oylece duruyorum. Hani olur ya hasadi yanmis, bir senelik emegi bosa gitmis, yere comelmis, basi ellerinin arasinda ne yapacagini bilemeden oylece onunde uzanan tarlaya bakan kasketli koylu tipi. Iste oyleyim. Halbuki ben bunu daha once yaptim. Hem kendi ulkemde yaptim hem de baska ulkede yaptim. Ama o is oyle olmuyor iste… Her defasinda yeniden ogreniyorsun.
Yeni ulke, yeni sehir, yeni dil, yeni kultur, yeni saglik sistemi (burun kivirma. onemli bunlar), yeni vergi sistemi, yeni yemekler, yemi yemek saatleri ve miktarlari, yeni tadlar, yeni beden dili, yeni iklim, yeni her sey. Soludugun havadan yedigin zeytinyagina kadar yeni. Tabii ki de naif degilim. Bunun boyle olacagini biliyordum, ama bilmek anlamaya yetmiyor.
Bir aydir A.nin evinde kaliyordum. Groningen’den arkadasim. Sanki ben Paris’e oyle gezmeye gelmisim de A.da kaliyormusum, ama yuzsuzluk yapip biraz uzun kalmisim gibi… tanidik bildik yuz, kurulu ev, ben misafir gibi yatak yap-kaldir. Ustelik Pigalle’de. Pigalle Paris’in en turistik yeri. On kisiden onu da turist! O denlicesine… Ingilizce duyuyorsun, fransada degilsin sanki. Kafeler, teraslar, dukkanlar, vb. her sey turistik. Ben bir aydir turist gibi yasamisim iste farkinda olmadan. Sanki bu misafirlik bitecek de Groningen’e geri donecegim sanmisim. Bunda daha once Paris’e iki ayligina gelip geri donmemin de etkisi var sanirim. Bu sabah bambaska bir evde, bambaska bir yatakta, odanin icinde acilip dolaba yerlestirilmeyi bekleyen bavullarla uyaninca aklim basima geldi. Yalnizlik coktu ustume. Sanki dunyada erisebilecegim kimse kalmamis gibi. Expatligin boyle mutlak bir yalnizligi var. Sonu olmayan, siniri olmayan, ne kadar surecegini bilmedigin, bitip bitmeyecegini bile bilmedigin, hicbir yere koyamadigin, ama icinden de atamadigin, pacana yapismis, sen silkeledikce daha da bulasan, karabasan gibi coken, elini kolunu baglayan, bagirdigin, karsi koydugun ama sesinin duyulmadigi, kimsenin senin neyin icinde oldugunun farkinda olmadigi, biraz umutsuz, biraz caresiz, mutlak bir yalnizlik.
Ustelik bunun cevremde insan olup olmamasiyla alaksi da yok. Sagolsunlar hem A. hem de J. cok destek oluyorlar. Beni arkadaslariyla tanistirdilar. Her haftasonu disari, yemege ciktim onlarin arkadaslariyla. Onlar Fransizca konustu, ben dinledim, kendimi de hayrete dusururcesine dinledigimin % 70’ini anladim ama agzimi acip da muhabbete katilana kadar ay bacaya kiz kocaya vardi (bu sureclere Groningen’den alisigiz. Amerika’ya, Kanada’ya gitmekten farkli olarak Avrupa’da bildigin dil sorunu da ekleniyor yabanci ve doktora ogrencisi olmanin butun zorluklarinin ustune). Yani oznel olarak yalniz degilim. Ama bu baska bir sey. Yabancilik hissiyatinin etrafindaki insan sayisiyla alakasi yok.
Yabanci oldugumun daha bu sabah farkina vardim ve ilk tepkim Radiohead’in o muazzam sarkisinin kafamin icinde donup donup durmasi oldu. Groningen’e tasindigimda How to disappear completely caliyordu kafamda hep. I am not here. This is not happening. Simdi Creep. Hangisi daha iyi, hangisi daha zavalli, bilmiyorum. Ogleden sonra alisveristen donerken de alakasiz bir sekilde Yasar Kurt’tan beyoglu’nda yuruyorum/ yuruyorum beyoglu’nda/ olum gibi bir sey oluyor/ oluyorum beyoglu’nda caliyordu kafamda. Benim kafa su siralar sairin “Masa da ne masaymis/ koydukca aldi” dedigi masa kivamina gelmis.
Aslinda yabanci olmak da garip. Ingilizce’de foreigner ve stranger arasindaki fark belli. Yanlis yaparsan, ogretmen acimaz, o sorun yanar gider. Hollandaca’da yabancilar icin ayrim yok ama allochtoon ve autochtoon diye ayrim var. Hollanda’da dogmus ya da Hollanda’da dogmamis. Hollanda’da Dogan yabancilar ciddi sikinti goruldugu gibi, kelime yok Fransizca’daki sozcugumuz l’étranger. Foreigner’a da stranger’a da l’étranger diyorlar. Ingilizce oknusurken de Fransizca’dan direk ceviriyorlar. O zaman ben stranger oluyorum. “She is a stranger” diyorlar beni birine tanistirirken. Ben de ayip mi olacak, aman ha fln diye dusunmeden “foreigner” diye duzeltiyorum. Stranger ne ya? El miyim olm ben? Degilim. Garip miyim? Uc kulagim mi var benim? Yok. Oldu olacak weirdo diyelim, temiz temiz baglayalim bui si! Yani butun sikintisi yetmiyormus gibi bir de gozumun icine baka baka “she is a stranger” diyorlar! K.nin bir lafi vardir “Farkini veriyim, kufret bari” der. Hah, iste o hesap bizim burdaki durumlar.
Sesin yankilanacak derecede bos bir oda da cok yardimci olmuyor tahmin edebileceginiz gibi. Calisma masam bombos. Birazcik kendimden bir seyler goreyim diye Uykusuz’un 8 aydir kullanmadigim Yigit Ozgur takvimini dolabin kapagina astim. Kardesimin 1,5 sene once Paris’e gelirken getirdigi ve gene benim kullanmadigim Firat cikartmalarini obur rafa koydum. T.ye yazdigim kirmizi defter ve Cemal Sureya kitabini karsima koydum ama belki onlari oradan baska bir yere kaldirmak gerekebilir tez yazarken. B. ile Pintelier’de bira caktigimiz son gece oradan birer tane kendimize, bir tane de OAK & EAK ciftine aldigimiz (ve ben Gron’dan ayrilirken istasyonda yazdigimiz) Kwak kartini da karsima koydum, kirmizi defter ve Cemal Sureya’nin yanina. Dogumgunum icin Gunes & Co’daki muazzam yemekte ve veda ickim icin De Minnaar’da arkadaslarimin verdigi kartlari da ust rafa koydum, gozumun gorecegi bir yere. Bana aslinda yapip yikmadigim, yaptigim seyin biraktigim yerde durdugunu ve istedigim zaman dostlarimin orada oldugunu hatirlatiyorlar. Aynisini burada yapmak icin de (birazcik) guc veriyorlar. Toscana’dan B.nin aldigi kitap ayracini da yukari koydum. Umuyorum B., P., Eniste ile Toscana’ya gidebiliriz bir gun.
Daha onceki deneyimlerimden bildigim bu gunler gececek, nasil ki Ankara, Groningen evim olduysa Paris de evim olacak. Ama su an kendimi gercekten dipsiz bir yalnizligin icinde hissediyorum. Bu defa zor geliyor. Surekli yapip, geride birakip, yeniden baslamak bu defa zor geliyor. Nedenini bilmiyorum. Sadece oyle hissediyorum.
Bu blogu okuyan bir elin parmaklarini gecmeyen dostlar. Zaten oyle blogculuk gibi bi derdim yok. Sirf size kendimden haber vermek icin yaziyorum buraya. Gelin. Evime misafir olun. Bu evde saraplar icilmesi, yemekler yenilmesi lazim ki ev evligi idrak etsin. Ben, buranin benim evim oldugunu idrak edeyim.
Not: Yazi pazar gunu yazilimis olup internet sikintilari yuzunden pzt kondu buraya.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder