23 Aralık 2010 Perşembe

"Katya bir deli marti... inatla dans ediyor"*

Kucukken ne zaman cok hasta olsak annemlerin yatak odasinda yatardik. Acaba tek kisilik kendi ranzamizda yatmaktansa cift kisilik anne-baba yataginda yatmanin iyilesme surecimize ne gibi bir katkisi olmasi gerekiyordu? Bilmiyorum. Annemlerin de bildigini sanmiyorum. Oturdugumuz binada ebeveyn yatak odalari apartman bosluguna bakiyor. O yuzden apartmanin catisinda ne kadar marti varsa bunlarin sesinin en iyi duyuldugu yer yatak odasi.

Marti dedigin ciglik cigliga bir kus. Bana nedense kus gibi degil de kendi basina bir birey gibi gelir marti. Agresiftir. Bas bas bagirir varligini duyurmak icin. Sehir hatlari vapurunda giderken gerekirse bir martinin baska bir martinin agzindan yemegini kaptigini gorursunuz. O kadar da pistir icten ice. Ama bir yandan da cok kendi basinadir. Ingilizce yaziyor olsam "individuated" derdim. Gene de ne hikmetse bir kere ayagi karaya basmaya gorsun hicbir marti kendi basina gezinmez ortalikta. Ornegin Haydarpasa'nin onundeki dalgakiranin ustu silme marti doludur her daim. Kanatlari cirpmaz oldu mu da bir o kadar "integratedlar" yani (evet, evet, o unlu BID modeli aslinda martilara da uygulanabilir). Oyle de guzeller boyle de guzeller.

Anu'nun Besiktas'taki evinin catisina yuva yapmislardi martilar. Tabi ben yilda bir kere kaldigimdan benim icin sorun yok, ama Anu hep sikayet ederdi cok gurultucu olduklarindan. Ben de cocuklugumdaki hastalik gunlerimden biliyorum esasen. Marti dedigin yaygara yapar. Ama Groningen'in martilari cok sakin. Kanalin hemen kenarinda yasiyorum. Dort sene oldu. Daha bir kere marti gurultusuyle uyandigimi bilmem. Hatta kanalin ustunde ordekten baska kusun ottugunu duymadim. Sehrimizde pazar kuruldugu gunlerin aksaminda pazar yerinde artakalan balik parcalarinin basina ususurler, ama gene de oyle bir kavga gurultu, o benim baligim, cek gagani harcamayayim seni burda, once ben gordum, gidiyorum olm ben... gibi seslere rastlayamazsiniz. Oyle kendi hallerinde coplenirler.

Nerede okudugumu hatirlamiyorum. Bir tiyatro oyuncusu (kim oldugunu da hatirlamiyorum) ne zaman yurt disina gitse martilara ekmek verirmis. Ne hikmetse zengin Kuzey Avrupa ulkelerindeki martilar, bizim martilarin iki lokma kapmak icin Karakoy-Kadikoy arasini komple uctukari ekmegi durduklari yerde verince bile yemezlermis. Bir ulkenin refah devleti olup olmadigini burdan anlarim, demisti iste o tiyatro oyuncusu. Ben kendisinin ekmek kriterine ek olarak ciglik kriterini oneriyorum: Martilarin ne kadar ciglik attigindan ulkenin huzur seviyesini anlayabiliriz.

Istanbul'da martilar her zaman icin cok ozeldiler benim icin. "Katya" siirlerini ezberimizden okuyarak gecirdik lisenin son sinifini. Ankara'da marti yoktu. Kim kaybetmis de Ankaralilar bulsun oyle bir guzelligi... Groningen'de ise martilarin ruhu yok. Yani bildigin mucadele etmiyor hayvanlar. Bak "asil" martidan sonra "hayvan" kategorisine koydum dikkat edersen.

Kusun hayat gailesi mi olur, deme. Olur. Iste o hayat gailesinin varligi Istanbul'un martilarini Kadikoy-Karakoy-Eminonu-Besiktas arasinda ucurur durur. Yorulmak bilmezler. Bir de kimseye eyvallahi yoktur bunlarin. Istemezse o vapurun pesine takilmaz da sonrakini bekler ya da daha sonrakini... Pasa gonlu nasil isterse! Ve gene ayni hayat gailesinin yoklugu Groningen'in martilarini pazar kalktiktan sonra pazar yerine ususturur ve bir metre dahi kipirdatmaz. Gudumludur Groningen'in martisi. Kolunda saati yoktur ama sali-cuma-cumartesi saat 5 oldu mu Grote Markt'taki pazar yerine akar kendini bilmez bir sekilde. Istanbul'un martisi ekmeginin pesinde gururuyla varolmaya calisirken Groningen'in zaten besili olan martisi utanmasa baligi izgara ister ve onu bile begenmez.

Su hayatta marti olacaksan Istanbul'da olacaksin arkadas! Bir hayat gailen olacak. Istanbul'da olacaksin ki varliginin bir anlami olacak.

"Katya bir deli marti... inatla dans ediyor"*

* Ozlem Sezer

22 Aralık 2010 Çarşamba

Gunun sansli yolcusu: Ben

Sanirim uc ay once uc arkadas haftada iki aksam yuzmeye gitmeye karar verdik. Ben ve P. sirt agrimiz icin, S. ise Karadeniz baligi, yuzmeyi sevdiginden. Galiba sadece 4 hafta birlikte gidebildik. Is, guc, konser derken P. ve S. gelemiyorlar. Ben de issiz gucsuz insan modeli degilim (artik) ama bir kere gitmezsem bir daha gitmem diye korktugumdan termometrelerin -8 gibi sacma sayilari gosterdigi su icinde bulundugumuz zaman diliminde bile gidiyorum yuzmeye.

Bugun de gene Grote Markt'ta Beijum otobusunu son anda yakalayip, hatta "Bisikleti kitledik mi acaba? Otobusu kacirmiycaz diye bisikletten olmayalim!" diye dusunerek otobuse bindim. Madem o kadar icine dert oldu binmeyip bisikletini kontrol etseydin dediginizi duyar gibi oluyorum, ama hava zaten civi gibi sogukken ve ben bu havada bisiklete binerken o otobuse kendimi atmayi o kadar cok istedim ki... oyle de yaptim zaten :) Kapinin onune ilistim cunku baska yer yoktu. Toplu Tasima Ofisi'nde gorevli bir abla "Ilerleyelim, beyler!" diye uyardiysa da islerinden yeni cikmis, soguktan donmus, evlerine gitmeye can atan yavru Dutchlar hic orali olmadilar. Hastanenin onundeki duraga geldigimizde durakta bekleyen yaklasik 12 kisi olmasina ragmen otobuse kimse binmedi. Ben toplu tasima ablasina sordum "Hayyirdir?" "Otobus dolu" diye cevabi cakti bana abla. Vay dedim!

Hayati Izmit, Istanbul, Ankara belediye otobuslerinde, Gebze-Harem dolmusu (ki TR'deki butun dolmus hatlari icinde en denetimsizi oldugunu dusunuyorum), Gebze-Haydarpasa arasi banliyo trenlerinde, ve sehir hatlari vapurlarinda gecmis biri olarak bu araclarin hepsinin insani standartlar cercevesinde yolcu tasima kapasitesi oldugunu ve bu sayilarin da metal tabelalar ustunde aracin girisinde yazdigini biliyorum. Bilmedigim bu rakamlarin dikkate alindigi. Kucukken ozellikle trende konduktoru biletleri kontrol ederken insanlari da sayiyor sanirdim. Yoksa nereden bilecekler kac kisi oldugunu, limiti asip asmadigimizi. Ama gene de her daim vagonda olmasi gerekenden cok insan oldugunu dusunurdum. Cok gecmeden hakli oldugumu anladim kucuk aklimla.

Buraya geldigim ilk sene, daha birinci kur Hollandaca tamamlamisim, Almanca konusmak daha kolay geliyor ve derdimi daha iyi anlatiyorum; bir gun bir belediye otobusunun ustunde o yaziyi gordum "Bu otobus oldu oldugu icin yolcu alamamaktadir". Aklim almadi tabii ki. Bana kalsa otobusun daha gideri var, alir bir 25 kisi daha. Dedim herhalde ben anlamadim Hollandaca oldugu icin. Bolume gidince sozluge baktim. Yok sorun bende degil. Otobus doldu diye otobuse yolcu alinmayan bir ulkede yasiyorum! Ben gene "Vay dedim!"

Keske demesem tabii. Banliyo trenleri ozellikle aksam ve sabah saatlerinde konserve kutusu gibi olmasa, Kizilay-ODTU minibusu nizamiyeden sonra yolcu sayisini ikiye katlamasa, Kizilay'dan Subayevleri'ndeki isyerime giderken bindigim otobus Ulus'a kadar akraba gunu gibi olmasa, Istanbul'daki belediye otobuslerinden bahsetmek bile istemiyorum... orda degisik bir mitoz bolunmenin vuku buldugundan supheleniyorum! Ama iste doldu diye yolcu almayan otobus gordugumde sasiriyorum.

Bugun otobusun son yolcusu ben oldum. Cancagizim bisikletimi kilitlememis olma ihtimalime ragmen bindigim (kahramanlik degil aptallik aslinda yaptigim) otobusun son yolcusu oldum. Ama uzuldum de. Yani benden sonraki 12 kisi o sogukta beklemeye devam etti. Halbu ki diyorum ya, otobuste yer var. Oniki ne, hepsinin +1'leri da gelsin! Herkese yeter. Ustelik sofor de hani gene de durdu ve orta kapiyi acti, cunku onde zaten yigilma vardi. Ama durakta bekleyen yolcu adaylari binmediler! Yani bu sistem karsilikli isliyor. Yolcu da "Ya surda dursak ne olacak, 15 dakkaya evimizdeyiz nasilsa" demiyor da "Bu otobus dolmus aga. Neden durdun ki? Binemem ben bu otobuse" diyor. Allah kabul etsin! Dutch efficiency!

Sonuc itibariyle ben pasa pasa havuzuma gittim. Hatta yol biraz sehir disinda oldugundan komple buz tutmus kanal, buz icinde olduklari yere cakilip kalmis bot evler, ve kanalin uzerine dogmakta olan sarimtrak dolunaydan olusan manzarayi da seyre dalip 12 Subat 2009 gunu B. ve S. Paard van Troje'ye gittikten sonra bakip bakip agladigim, Cemal Sureya'dan siirler okudugum dolunayi hatirladim.

Sonra yuzdum. Duz-ters-duz-ters-duz-ters... Harose yuzuyorum. Boylelikle esit yuzmus oluyorum (evet, obsesifim). Donus yolunda bindigim otobus de nedense ucretsizdi. Hollandalilarin hic yapacagi is degil, ama nedense bu aksam ucretsizdi. Gerci otobusun soforu olan Sofor Nebahat Abla bir sey dedi, ama 1 saat harose yuzen ben, pelte kivamina gelmis oldugumdan dinlemedim bile. Iste bugunun sansli yolcusu olarak kendimi aday gosteriyorum ve oy birligiyle adayligimi kabul ediyorum. Darisi Persembe'ye...

Cografya'da resmi olarak "Kuzey ulkesi" diye gecen bir ulkede hava -10 oldu diye butun raylarin donmasi, makaslarin calismamasi, hadi raydan makastan vazgectim, trenlerin nezle olmuscasina bozulup yolda kalmasi!!! Groningen-Schiphol yolunu atlatirsak gerisinden korkum yok. Turk pilotlarina guvenim tam! Kelle koltuk havayollari da olsa, ki bilhassa onlar, ulasirlar varis noktalarina :)

17 Aralık 2010 Cuma

Birdenbire



Isigin Yansimasi diye de bir grup vardi biz lisedeyken. Yani tabi grup hala var ama bana bir daha Birdenbire (burda sarki var. tiklayin, dinleyin) albumundeki tadi vermediler.

Orhan Veli'nin siirini de koyalim:

Birdenbire

Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbiler oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.

14 Aralık 2010 Salı

Belief in a just world

Son gunlerde etrafimdaki insanlarin bana karsi degisik tepkilerini gozlemliyorum. Belki eskiden de olan ama benim gormedigim, ama belki de yeni olan seyler bunlar. Bilemiyorum. Bir suredir fazlasiyla kendime odaklanmis durumda ve farkindalik duzeyi sifira yakin yasiyordum. Simdi bu girisi yazininkalanina ve tabii ki de basliga baglamam gerek, ama galiba beceremeyecegim.

Belief in a just world uzun suredir kafami kurcalayan bir sey. Kafami kurcaladi da gittim bu ise omur veren filozoflar gibi actim okudum mu? Hayir. Oyle kendi kendime ignorance is a bliss modeli spekulatif takiliyorum.

Just world kavrami dunyanin ultra adil olduguna, basimiza gelen her seyi hakettigimize, kotu seyler yaparsak da basimiza kotu bir seyler geldiginde sikayet etmeden adabimizla oturup durumu kabullenmemize tekabul eden bir inanc sistemi. Iste karmadir, the secrettir, mazlumun ahidir vs. hepsi bunu icine giriyor kabaca. Yalniz yeni yeni farkettigim kadariyla bu inanc sisteminin tehlikeli bir yuzu var: yargilamaya cok acik.

Insanin kendi icin yaptigim ve yasadigim seylerin sorumlulugunu aliyor arkadas, sefasini da ben surdum cefasini da ben demekle; baskalari icin madem oyle yapti buna da katlanacak, haketmis demesi arasinda ciddi etik fark. Ilki kisinin sadece ve sadece kendini ilgilendirirken, ikincisi aslinda hic de soz hakki olmadigi bi alanla, baskasinin alaniyla ilgili diye dusunuyorum. Daha da fazla dusunuyorum. Yani dusunuyorum da oyle sistematik bi dusunce durumu olmadigi icin daha fazla yazarsam karman corman olacak burasi. Ayrica that's not the main aim of the text.

Insanin kendi basina gelmesi ihtimalinden bile dehsete kapildigi seyleri baskalari soz konusu oldugunda "layik" gormesi ne yaman celiskidir. Yani iste o dehset zaten sana bunu yaptiriyor. Kotu bir durumu baskasina mustehak gormek nedense invulnerability hissimizi saglamlastiriyor. Belk i de bu yuzden en cok aslinda bize en cok benzeyen insanlarla aramiza psikolojik mesafe koyup sonra da yargilayip asiyoruz. Zaman zaman otekilestirme (populer medya takipte), dehumanization, apersonization gibi isler icine giriyoruz. Cunku olamayasica altruistic bir yanimiz da var: insan olan insana bunu yapmaz.

Bir de bu kavram evrensel. Yani kulturun bireyci ya da toplumcu ya da TR gibi arada olmasindan bagimsiz olarak butun kulturlerde gozlemlenen bir sey. Demek ki evrimsel olarak kotuluklerle aramiza psikolojik mesafe koyma egilimimiz, kaygimizla basa cikmamiza o kadar yardimci oluyor, sosyal sureclerden bagimsiz olarak varolan bir sey bu.

Ben cok hatirlarim cocuklugumdan annemin, teyzemin, halamin, komsularimizin, annemin arkadaslarinin vs. "haketmis" deyip kestirip atip, tanidiklari birini ya da aile uyesini infaz ettiklerini ve "ama neyse ki biz oyle degiliz"in rahatligini yasadiklarini. halbuki aslinda hepimiz "oyleyiz".

Bir yandan insanlarin kendilerini, inanc sistemlerini, toplumsal duzeni, degerler sistemlerini korumak adina baskalarinin neyi hak edip neyi hak etmediklerine karar verme yetkisini anlamaya calisabilirim belki, kurban (cunku bu isler hicbir zaman icin iyi seyler icin olmaz. hep kotu seyler icin olur ve bir kurban vardir) sosyal yargilamaya maruz kalmadigi ve yaotigi seyden oturu aci cekmesi baskalarina zevk vermedigi surece tabii ki. diger yandan bunu yapmakta zerre kadar tereddut etmeyen insandan da korkarim arkadas. bunu anladim.

daha da enteresan tarafi benim de zaman zaman ayni rahatlik duygusuna erismek icin baskalarini yargiladigimi hatirladim. ama bu surecten cok aci bir deneyim sonucu gecmis biri olarak tutumumu degistirdim. travmatik ogrenme diyolla psikolojide buna. Yanlis hatirlamiyorsam kopeciklere unpleasant bir durum yasatiyorlar. Kopecikler bu durumdan kacmak icin bulunduklari yerin karisina geciyor, ama oraya elektrik verilmis. o yuzden ayni durum tekrarlandiginda kopecikler karsi tarafa gecmiyor. travmatik surec sonucu bir kere de ogrenen kopecikleri tebrik ediyoruz. Ilk ve orta derece egitim sistemimizi komple fransa-italya'dan asortlayan, universite sistemi icin nedense amerika'dan asort yapmayi tercih dedin buyuklerimize "la boyle bir sey varmis. yapsak ya bizim bebelere" deyip uygulamaya kalkmadiklari icin tesekkuru bir borc biliyoruz. neyse kaldigim yerden devam edeyim: zorunda kaldim deyince durumdan sikayetci oldugum fln sanilmasin. boyle daha iyi. Travmasi olmasaydi daha iyidi tabi. belki o zaman insan denen seyden korkmazdim. Bir ara tiksindim bile. Ne kadar zor oldugunu tahmin edemezsiniz. Guven duygusunu komple silkeleyen bir sey. Sosyal bir varlik olarak "sosyali" olusturan butun bireylerden tiksinmek, outer reefte suyu sevmedigini soylemek gibi. Hala daha da cok kaynim kaynadi diyemem. Hani nezaketen hos gorunmek vardir ya, artik onu kesinlikle yapamiyorum. Domuz gibi belli oluyor yuzumden ya da ses tonumdan. It doesn't help tabii ki de.

Evet. Simdi baslik-giris-gelisme-sonuc hepsi ayri telden caliyor. Ana mesajina karar vermeden yazmaya oturursan makalelerde de boyle oluyor iste.Zaten simdi de drafti yazmayi erteleme cabamin parcasi olarak yaziyorum bu yaziyi. Soyle baglayayim: Psikoloji kopeklerde travmatik ogrenme manipulasyonu kullanan deneyleri hosgoren etik anlayisina geri donse cok daha keyifli arastirmalar yapardik bence.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Hiroshima mon amour



"I’ll remember you as the symbol of love’s forgetfulness. I’ll think of this story as of the horror of forgetting."


Fotograf: filmin bir karesinden makineyle cektim.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Ruya

Dun gece gene bilincimin altini, ustunu, arasini komple turladim galiba. Yeni basgosteren hastaligimdan midir, onceki gece sadece bir saat uyumus olusumdan midir, yoksa antihistaminik hapin kafa yapmasindan midir bilmiyorum.

Ruyalarimin vazgecilmez unsuru KuzeyGuney de var. Kahverengi cantasi kolunda, boyle tiki tiki gidiyoruz acele acele bir yere. Birinin promotioni varmis. Yalniz promotion suyun altinda yapilacak. Dinleyiciler mahallenin futbol sahasinda 4-5 katli oturma sirasi olur ya, onun gibi karsilikli iki oturma sirasina oturmuslar dinliyoruz. Daha dogrusu izliyoruz cunku doktora tezi savunmasini yapan kisi figuratif su balesi yapiyor. Hani boyle dugunlerde gelin ya da damadin yegeni olur ya, ortalikta dolasir simarik simarik; oyle sisman bir cocuk var. Yuzup duruyor ortalikta. Cok laubali bir ortam yani. Bir yandan bir kargasa var ama bir yandan da herkes nizami oturmus savunmayi dinliyor.

Sonra ara veriliyor. Biz KuzeyGuney'le birlikte sigara icmeye ve tabii ki de dedikodu yapmaya cikiyoruz. Ama nedense bunun icin taa bir kulenin tepesine cikiyoruz. Boyle Galata Kulesi gibi uzun, dar bir kulenin merdivenlerini bir yandan tirmanip bir yandan da dedikodu yapiyoruz. Cik cik bitmiyor. O sisman cocuga ikimiz de cok fena sinir olmusuz.

Sonra OAK geliyor. "Vay OAK, ozledik seni. Gel bi sigara icelim, iki muhabbetin belini kiralim" fln derken KuzeyGuney ve ben promotion arasina ciktigimizi, geri donmemiz gerektigini soyluyoruz. OAK tabii ki de baslatmayin promotioniniza, 15 dakka muhabbet etcez, bak ben sizi nerelere goturucem hem fln deyip bizim aklimizi celiyor. Bizim de hemen celiniyor aklimiz. OAK bizi boyle havadar, onu acik, gokyuzu gorulen guzel bir yere goturuyor hakikaten. Oydu buydu derken zamanin nasil gectigini anlamiyoruz ve 15 dakikalik promotion molasi 30 dakika oluyor. Zaten 15 dakikasini da dinlemistik. 45 dakika doldugu icin promotion bitiyor. Biz OAK'den ayrilip, kongrede paralel sunumlar arasi mekik dokurken sunumlarin alakasiz bir yerinde salona giren ve salonda bulunan dinleyicilerin kim bu densiz bakislarina mgruz kalan dinleyiciler gibi suyun altindaki salona giris yapiyoruz. Sisman gene orda. Kulaklari agir isiten nineler gibi yanimizdakine "N'oldu? Bitti mi? Promote oldu mu?" diye soruyoruz. Daha da bir seyler oldu ama ben o ara uyandigim icin cok hatirlamiyorum.

Su altinda doktora savunmasi fikri bence cok yaratici. Ama neden boyle derinlere daldigimi hic bilmiyorum. Hadi daldin gittin, sonra neden kulenin tepesine ciktin acaba? Hayir tam cikamadim da. Bi bir yandan konusup bir yandan sigara icerken oyle savsakladik gitti kulenin en ust katina cikma isini. Neolitik donem duvar resimlerinde var boyle kuleler. Olulerini kulelere birakiyorlar. Akbaba gibi les yiyici kuslar olunun etli kismini yiyip kemiklerini birakiyorlar. Olu sahipleri sonradan gelip kemikleri alip evlerindeki "seki" denilen mezarlara gomuyorlar. Aklimdan neler gecti de ciktim acaba ben o kuleye? Hadi kendim ciktim, KuzeyGuney'i neden yanima kattim? Kizcagiz da benim bilincaramin kurbani oldu, akbabalara dogru kosar adim gitti.

Bu ruyalar cok enteresan isler. Insan neyi neden gordugunu anlamayinca biraz rahatsiz hissediyor. En azindan benim icin boyle bu. Icinde bulundugum durumla ruyam arasinda paralellik kurabilirsem en azindan bilincaramin benden hangi konuda yardim istedigini anlayabiliyorum ve kendime ceki duzen vermeye calisiyorum. Ruyalarim benim icin tehlike aninda kirilan camlar gibi yani. Ama bir yerde buna da sukur tabii. Ruya gormemek daha da beter. Bir sure sonra kafa kaldirmiyor. Boyle arada arada kucuk siddetli depremlerle enerjiyi aciga cikarmak lazim ki saglam sanip da ustune barinaklar insa ettigimiz topraklar sonradan ayagimizin altindan kaymasin. Deprem dedigin sey 45 saniyeye, promotion dedigin mevzu 45 dakikaya bakar.

30 Kasım 2010 Salı

Bu gece son



Orjinal plana gore bugun benim Hollanda'daki son gunumdu. Otuz kasim. Bir aralik sabahi TR'de evimde uyanacaktim. Kendimi buna cok hazirlamistim. Yani hic gidecekmisim gibi gelmiyordu ama gidecegime cok da uzulmuyordum. Hatta Avustralya'da kizlarla konusurken "I don't want to stay in Groningen one more day after my contract ends" demisligim de vardir defalarca.

Groningen'de gecen zaman icin "hayatimin en unutulmaz donemlerinden biri olsa gerek" diye bahsetmekte hicbir sakinca gormuyorum. Kuzeyin bu kucuk sehri (Albert Camus'nun Veba'sini okudugumdan beri nedense ben de Groningen'e "sehrimiz" der oldum), sehrimiz, hafizama asla unutulmayacak anilarla kazindi. Ama son alti aydir sehrimizde bir yaprak dokumudur gidiyor. E tabi benim basladigim sirada doktoraya baslayanlar ya da bir sebepten buraya tasinmis olanlar da benim gibi bitiriyorlar islerini ve sehrimizden ayriliyorlar. Kalanlar bir sekilde duzen kurdular ve artik cok az gorusuyoruz. "Buralari eskiden hep dutlukmus" derdik biz Arkeoloji Toplulugu gezilerinde gittigimiz oren yerlerinde. Groningen de oyle bir dutluga donusuyor.

Arkeolojik yerlesimler cogunlukla katman katmandir. Mesela Truva'nin bilinen dokuz kultur kati var. Alacahoyuk'te 14, Hattusas'da 5 kat vardir bilinen. Kultur ya da yerlesim katlari birbirlerinden degisik sekillerde ayrilirlar. Ornegin deprem, yangin, savas, sel, hastalik, sehrin terkedilmesi vb. sebeplerden oturu sehir kullanilmamaya baslar. Binalar yer ile yeksan olur. Ornegin, M.O. ikinci bin yila ait bir tablete gore Kral Anitta Hititleri yendikten sonra Hattusas sehrinin uzerine uzerlik otu ektigini soyler. Uzerlik otu mezarliklarda, oren yerlerinde, terk edilmis yerlerde yetisir. Uzerlik otunun ciktigi toprakta illa ki bir ugursuzluk olmustur. Hattusas'in bes katindan biri iste bu yenilgiden sonraki yangindandir.

Katlar arasindaki fark belirgin olarak gorulur cogu zaman. Toprak yapisi farkli olabilir, kullanilan malzeme farkli olabilir, belli bir maden vardiysa onun verdigi renk olabilir, dogal afetlerin kalintilari olabilir, savaslarin izleri olabilir. Mesela sehir yandiysa o kat siyahtir. Yukaridaki fotografta katlar arasinda toprak var.

Sonra o sehirlere baska halklar gelir ve kendi sehirlerini kurarlar. Gunumuzden 4000 sene once kimse bir noktaya kara kasi kara gozu hatrina sehir kurmuyordu. Sehirler stratejik onemi olan yerlerde kurulurlardi. Dogal olarak baska halklarin da ayni sebepten oturu yikilmis bir sehrin ustune kendi sehirlerini kurmalari cok normal. Onlara da sorsan "buralari hep corak toprakmis da sonra dedemgil gelmis, ev yapmis" derler herhalde :)

Yillar sonra, aileleri, "Arkeolog olup da ne yapacaksin? Ac mi kalacaksin?" dedigi icin arkeoloji bolumune gitmeyip mimar, siyaset bilimcisi, muhendis (her cesidinden), psikolog, sosloyog, kimyager vb. olmaya karar vermis bir grup genc bu sehirlere gittiklerinde "Eskiden buralari hep dutlukmus" dediklerinde de haklidirlar aslinda. Cunku arkeologlar topragin altinda o kat kat kulturleri bulmadan once oralar ya dutluktur ya tarladir ya da hicbir sey.

Groningen'in icinde benim oldugum kultur kati bu gun son bulacakti. Eger alti ay daha burada kalma gerekliligim (bakisacisina gore imkan da denebilir) dogmasaydi. Primavera kati kendinden oncekilerin ustune yikilsin, onun ustune de yeni gelenlerin katlari kurulsun istiyordum. Ben gideyim, yeniler gelsin. Onlar da gitsin, daha yeniler gelsin. Bu boyle sursun gitsin. Ben de bu arada baska yerlerde yeni olayim. Kendi katimi kurayim. Bu mumkun oldugunca kisa surede olsun da istiyordum. Olmadi. Ben sehrimizi talan edip yakmaya ve buradan gitmeye bu kadar hevesliyken, sehrimiz beni birakmadi.

Anitta'nin laneti bu defa tutmadi. Uzerlik otunu serpmeye daha zaman var demek ki.





Foto: Nine layer of ruings in Troy. I took the photo from the flickr page of Jon eben Field (couldn't get the html code with attribution to him because share this funciton doesn't work)
http://www.flickr.com/photos/jefield/38101010/

29 Kasım 2010 Pazartesi

A triology: Le fate ignoranti, im Juli, Todo sobre mi madre


Gecen hafta akademik hayatimda bir ilk yasandi: ilk makalemi submit ettim! Henuz sadece submit ettim. Daha editor makalenin basilmaya deger olup olmadigina karar verecek. Reviewerlara gonderecek. Reviewerlar bana feedback verecek, ben o duzeltmeleri yapacagim. Tekrar submit edecegim. Tekrar reviewerlara gidecek. Tamam derlerse basilmak icin siraya girecek. Bu dedigim surec en az bir sene surecek.

Simdi ikinci makalemi yazmaya basladim. Bu makaleyi yazmak benim icin ilkinden daha zor. Aslinda su an yazmam gereken doktoramin ikinci senesinde rahmetli danismanim T. ile yaptigimiz calismalar. Zaten bu yuzden zor yazmasi. Birincisi bana T.yi hatirlatiyorlar. Ikincisi ne zaman bir sey tartismak istesem, aklima bir soru takilsa, bir seyin icinden cikamasam T.ye danismak istiyorum (adi ustunde "danisman") ve oldugu (hepsi noktali) icin kendimi tabir-i caizse miserable hissediyorum. Zavalli mi diyecegiz Turkcesi icin? Peki, oyle olsun. O yuzden gelsin distractorlar gitsin lack of concentrationlar.

Master tezimi yazarkenden beri ne zaman bir sey yazmaya yogunlasmam gerekse ve ben bunu beceremesem bir film acarim. O oyle arkada oynar. Ben isime bakarim. Sonra filme bakarim. Sonra gene isime bakarim. Bu filmler 4 senedir hic degismedi: La fate ignoranti (Cahil periler), im Juli (Temmuzda), Todo sobre mi madre (Annem hakkinda her sey).

Bir dakika. Galiba biraz once yalan soyledim. Bu filmler hic degismedi dedim ya, aslinda degismis. Ben de simdi fark ettim. Im Juli'yi artik izlemiyorum. Hani sozlesiyorlar, yollara dusuyorlar, binbir maceradan sonra Bogaz'da bulusuyorlar. Hayir, bu filmi artik izlemiyorum. Ama La fate ignoranti ve Todo sobre mi madre'yi izliyorum.

Iki filmi de artik bin kere dinledigimden, yaptigim izlemekten ziyade dinlemek galiba, artik dikkatimi dagitmiyor. Ama her defasinda sanki ilk kez izliyormusum gibi hissediyorum. Hic sikilmiyorum. Manuela, oglunun olumunden sonra Madrid'den Barcelona'ya giderken calan sarki beni her dinledigimde aglatir. Huma'nin, Tennessee Williams'in Arzu Tramvay'indaki (Arzu Tramvayi, "A setreetcar named desired" icin ne guzel bir ceviridir) deliligi oyunu Ankara'da izledigim zamani hatirlatir. Nina, bebegini alip sahneyi ve Kowalski'yi terkettiginde ben de giderim. Antonia, olen kocasinin, sevgilisiyle ve sevgilisinin arkadaslariyla, kendisinin hic bilmedigi bir dunyasi oldugunu ogrendiginde sasirir, kaybolur, gider gelir. Cok merak ederim aslinda ne hissettigini. Michele'nin 7 sene boyunca asik oldugu adamin hep kendisinden gizlenmek zorunda kaldigi karisiyla ilk karsilastigindaki duygularini dusunurum. Ernesto'nun "onun her seyini istedim. hastaligini bile" dedigi yerde askinin buyuklugunden ve sevgilisinin olumunden kalbim kirilir. Massimo ve Michele'nin askini bir sekilde anlayabildigimi sanirim.

Her izleyisimde daha once fark etmedigim seyler fark ederim.

Gene Le fate ignoranti'yi acmak uzereydim ki bu yaziyi yazmaya karar verdim. Sanirim baslarken bir amacim ve dahi bir mesajim vardi. Ama su anda yok. Zaten uc tane oldugunu sandigim background filmlerimin cok uzun sureden beri aslinda sadece iki tane kaldigini fark ettim. Dogal seleksiyon sonucu elenen filmin im Juli olmasi beni uzdu acikcasi. Bogaz'da birlesen asklara tahammulum kalmamis. Bunu fark etmek cok aci.

Madem oyle Manuela'nin Barcelona'ya ve gecmisine yolculugu sirasinda dinledigi sarkiyi dinleyelim.


19 Kasım 2010 Cuma

Hollanda usulu "simit pogaca"



- borek gotur.
- yok abi, sagol, cok tokum.
- ya gotur, ekmeksiz gotur ya...

cem yilmaz'in kac sene onceki turk telekom reklaminda vardi bu diyalog. saka gibi geliyor ama degil.

simit pogaca, rumeli turkleri'nin bir yemegiymis. ekmek arasi borek iste. A. (eski erkek arkadasim) dalgasini gecerdi hep delikanli adam boregi ekmek arasi yer diye. rumelili oldugundan degil, boyle delikanli muhabbeti yapmayi sevdiginden (bir de efe muhabbeti var ki ona hic girmek istemiyorum). bugun ogle yemeginde tam da bunun hollandacasi oldu bana. yillar once dalgasini gectigimiz seyi ben bugun yedim.

eco-driving (bu benim simdilerde calistigim konu) calismasi icin birlikte calistigimiz sirketin egitimine katildim bugun. ben kendim egitim almadim, egitimi nasil veriyorlar, kapsami ne diye gozlemledim zira biz o egitimi degerlendirecegiz. neyse. ben tabii ki leyla gibi cantamda continue duo, bir elma, bir de mandalina ile gitmisim. ogle yemegini nasilsa bir yerde yeriz diye dusunuyorum. duyan da 3,5 senedir hollanda'da yasadigima inanmaz! ogle yemegi saati gelince herkes cebinden, cantasindan sandviclerini cikardi. zuladaymis sandvicler. egitimi veren abi de "oglen yemegimizi yerken teori egitimi yapcaz cunku sabahki egitimde zaman kaybettik" dedi. oh! ben ac ac oturuyorum oyle. 50 metre otede McDonald's var. bisikletim de var allaha cok sukur. gider iki dakkada bi big mac cakarim diye dusundum. egitim saat 1'de bitti. tekrar yola dusme zamani geldi. bu arada herkes sandvicini yedi.

hollandalilarin boyle bi olayi var: paylasmak gibi bi durumlari yok. yani paylasmak istemediklerinden degil, adamlarin oyle bi semasi yok. akillarina gelmiyor. sosyal refah ulkesi. herkesin maasi var, maasi olmayana da devlet bakiyor. herkes kendinden mesul. yani bir nevi iyisiyle, kotusuyle, acisiyla, tatlisiyla herkesin tuttugu kendine durumu. dogal olarak abiler hicbir sikinti cekmeden yediler yemeklerini benim onumde. sonra da trainer gene yola dusmek isteyince sikinti oldu tabi bana cunku ben bir sey yememisim. egitim alan abilerden biri "istersen ben sana bir sandvicimin yarisini vereyim" dedi. allah razi olsun deyip aldim. su 3,5 senelik hollanda seruvenimde yeni bir sey daha denemis oldum: ontbijtkoek broodje

ontbijtkoek= kahvalti kurabiyesi. zencefilli mencefilli bir kek aslinda. agir bir sey. yani yagli degil ama insanin karnini sisiriyor. ben zencefil mevzuunu kekte, kurabiyede, biskuvide sevmedigimden almam da yemem de. ama acim. yiycem. yalniz bir ayrinti var... broodje. what the fuck is broodje? diyeceksiniz. sandvic. bildigin sandvic. bu durumda ontbijtkoek broode= zencefilli kekli sandvic, ekmek arasi zencefilli kek... artik nasil yersen.

benim tabi gozum buyudu sandvici gorunce. yani hala daha sandvic mi diyeyim kek mi diyeyim bilemedigim seyi gorunce. ama cok da acim ve yemek alma firsatim da yok. tabii ki de yedim ve aman da hollanda'nin zencefilli keki ne de guzel olurmus diye de ulkelerindeki yabanci bir genc bayana yasattiklari bu essiz deneyimden oturu mutlu olmalarini sagladim.

A. ile artik gorusmuyoruz, ama o ve M.'nin delikanlalik adi altinda yaptiklari geyik benim icin bugun gercek oldu. ne A.nin ne de M.nin bugune kadar o kadar lafini ettigi o muktesem seyi yemis oldugunu saniyorum.

birazcik agir geldiyor migdeye. ustelik bir de o kekin ustune tereyagi suruyorlar. bildigin migdeye cokuyor yani. bir cay olsaydi belki daha rahat olurdu diye dusundum. ama sallama cay migdemde zencefilin actigi deligi buyutmekten baska ise yaramayacagindan espresso caktim. sonra da 2 saat otobuste tintin yol gittim.

insanoglu ne oldum dememeli ne olacagim demeli diye bosuna dememisler. ekmek arasi keke muhtac kaldigim gunler geldi. allah razi olsun abiden ki en azindan bana sandvicinin yarisini teklif etti.

ustteki foto: ontbijtkoek
alttaki foto: simit pogaca

18 Kasım 2010 Perşembe

Heymans 0452 sakinleri icin gelsin...

Nouvelle Vague'dan gelsin oyleyse:

"i'm sick and i'm tired
of reasoning;
just want to break out,
shake off this skin."

16 Kasım 2010 Salı

Gardini al!


acaba, diyorum, insanlar kendilerinden beklemedigimiz seyler yaptiklarinda, ayni seyi kendisinden beklenen birinin yaptigi zamankinden daha fazla tepki gostermemizde insafsiz ve haksiz bir taraf yok mu?

ilkokuldayken yazili defterimiz vardi. yazili olurken ogretmen o defteri kilitli dolaptan cikarirdi. herkes yazilisini defterine cevaplar, ogretmen defterleri toplardi. sonra da yazililar okununca eve gotururduk; ebeveynlerimizden biri imzalardi.

bir kere bir Turkce yazilisindan 2 almistim. Turkce 2 alinacak bir ders mi? degil. ben herhangi bir dersten 2 almis miyim? hayir. matematik, fen bilgisi, sosyal bilgiler falan paso 5. ama olmus iste. o defa o Turkce yazilisindan 2 almisim. uzuldum tabi. sonucta kimse "vay, bugun de su sinavdan bir 2 cakayim da nesem yerine gelsin" diye girmez sinava (gireni de var da. o bambaska bir dunya). aldim goturdum defteri eve.

o aksam annemle babam bakti yazilima. neden 2 aldin? ben de hangi sorulari yanlis yaptigimi ve dogru cevaplarin ne olmasi gerektigini soyledim. mesela artik nasil bir kafam basmadiysa es anlamli sozcuklere ornek verememisim. daha dogrusu es anlamli yerine sestes sozcuklere ornek vermisim. kafalar karismis yani. o gece defter oylece durdu. ertesi gece de. e imzalanacak ki okula geri gotureyim. ne annemin ne de babamin imzalamaya niyeti var. en sonunda soyledim artik "yazili defterimi yarin goturmem gerekiyor. biriniz imzalar misiniz?" babam "ben imzalamam 2 aldigin yaziliyi" dedi. annem herhalde biraz daha yufka yurekliymis "getir imzalayayim, ama bir daha 2 alirsan ben de imzalamam. oyle goturursun" dedi. onca 5'in arasinda bir tane 2 benim en buyuk kusurum olmustu yani. ote yandan ailesi dusuk not almasina alisik oldugu icin birkac kere 4 aldiginda evin kahramani gibi gezen, maddi manevi odullendirilen arkadaslarim da oldu.

annemle babam, bana kizdilar mi, yoksa dusuk not almami beklemedikleri icin hayal kirikligina mi ugradilar? arkadasimin annesi ve babasi, zaten 3'un ustunde bir not beklemedikleri icin 4'u gorunce sevindiler mi, yoksa "e olmasi gereken de bu zaten" mi dediler? bilmiyorum. ama ortada bir haksizlik oldugunu dusunuyorum. bana da arkadasima da. bana haksizlik cunku her zaman hatasiz olamam (alfredo perfecto'ymusum gibi oldu, ama anladin sen onu). arkadasima haksizlik cunku iyi yaptigi islerin mucizeymis gibi gorunmesi ona aptal demenin kibarcasi. benim, "hata yaptim" diye anne ve babamdan tahammulsuz tepki gormeyi hak etmiyorum. arkadasim da "iyi bir sey yapti" diye basarisinin pastirma yazi gibi beklenmedik oldugunu hissetmeyi hak etmiyor.

kabahati hep baskasina atmayayim. bende de arkadasimda da sucun birazi. ben arada bir boyle 2 miki alip, benim de insan oldugumu arada bir boyle seylerin olabilecegini gostermeliymisim. arkadasim arada bir matematik, fen gibi anne-babanin gozunde sukse yapan derslerden 4-5 alip bunun aslinda mucize olmadigini gostermeliymis. velhasil ikimiz de 2'yi de 5'i de alanin ayni insan oldugunu bir ara acik etmeliymisiz. hatta ustune basa basa soylemeliymisiz.

olmamis. o gun olmamis. bugun bugunlere gelinmis. muhtemelen 2 aldigim yaziliyi ne annem hatirlar ne de babam. ama ben kucuk bir hatam yuzunden guvendigim insanlar tarafindan gordugum "bu ilk ve son olsun" tepkisini neredeyse 20 senedir unutmamisim. istemeden hata yaptigimizda, normalde en cok guvendigimiz insanlara bile guvenemeyeceksek kime guvenecegiz? bir seyi yanlis yapmak icin tek (ilk veson) sansimiz varsa, trial-error learning basli basina traumatic learning olmaz miydi? ogrenmenin de trialsiz-errorsuzu olmadigina gore, ogrenme olur muydu?

guven duygusu da pek kirilgan, nane molla bir seymis. ama bizimkisi "ben seni sevdigimden oyle soyluyorum" kulturu, degil mi?

not: ani, yasimin hala tek haneli rakamlarla yazildigi zamanlardan kaldigindan boyle yazili-not-akademik basari odakli. ama buna paralel pek cok sey olmustur, olacaktir da.

11 Kasım 2010 Perşembe

A Sesame Street proposal for identity formation: A brilliant endeveaour on the way to self-integration via conflict and resolution


Kucuk yasinda boyle sarkilar dinlersen halin nice olur? Ben ile sen arasindaki ayrimin sayi saymak kadar kolay oldugu zamanlarmis. Good old days kabilinden. Istiyorum ki ben de o kafa rahatligina erip dunyanin en kolay isinin "Who is me?" sorusunu cevaplamak oldugunu dusuneyim. Sonra da "Ha ha!" diye gulup geceyim. Buyrun sarkinin sozleri:

Ben, benim; sen de sensin (Susam Sokagi- TRT versiyonu)

Ben, benim.
Sen de sensin.
Sen, “ben” dersen; sen, olursun ben; ben de sen.
Ben, “sen” dersem; ben kim olur?
Ben, “ben” dersem; ben, olurum ben.
Hic aklim ermedi…

Sikayetim yok ama veremem bir anlam.
Cozemiyorum bu sirri bir turlu.
Kafamdaki soruyu silmek icin simdi,
Biraz yormaliyim beynimi.

Gormek icin yolun sonundaki isigi
Biraz calistirmaliyim kafami

(Diyalog)
- Simdi, ben, benim.
- Evet…
- Sen, de sensin.
- Dur bir dakika emin misin?
- Ama sen, bensin “ben” dedigin zaman; ben de senim.
- Aklim iyice karisti… Sen, “sen” dediginde beni kastediyorsun sen!
- Evet…
- Ben, “ben” dedigimde beni kastediyorum! Simdi anladim galiba…
- Ne kadar basitmis, degil mi?

Simdi oldu. Cok basitmis aslinda.
Niye daha once dusunemedim ben?
Sayi saymak kadar kolay simdi.
Kafam rahat artik, buymus dunyanin en kolay isi.
Calistirdim kafami, su kafami!

Ha ha!

Forgetfulness of death

Do death people forget our love for them? Or do they remember our love eternally?

3 Kasım 2010 Çarşamba

Keep deep sleep

Iki gundur derin uyku uyuyamaz oldum. Daha dogrusu derin daliyorum ama kum cikiyor. Pazartesi gece boyunca kafamda "Lose your soul" (Dead Man's Bones) caldi caldi durdu. Ben de ruyadan ruyaya kostum. Dun gece de bir huzursuzluk hali dondum dondum durdum yatakta.

Yazarken farkettim ki sorunum (not being able to keep deep sleep) aslinda cok fiyakali. Yani insanin sorunu olacaksa boyle olsun. Gordun mu ortak noktayi? "eep". Bu sozcukler bildigin -eep ile biten monomorphemic sozcukler. Nedir bu -eep? Ne anlam verir sozcuge? Henuz bilmiyorum. Arandim tarandim ama bulamadim. Bilen varsa soyleyiversin. Tek bildigim oglen saat 2 gibi kafamin durdugu, gece 11'de kapanan TRT4 gibi baska bir -eep'e; "beep" sinyaline gectigim...

2 Kasım 2010 Salı

"Kamyonlar kavun tasir, ben hep seni dusunurdum"*

Groningen'de gecen yillarin sayisi arttikca Groningen gunlerininin de sonu yaklasiyor. Varligina alistigimiz arkadaslarimiz yavas yavas burdan ayriliyor. Gectigimiz cumartesi OAK'nin evini topladik. EAK (a.k.a. Edwood)'den sonra onu da yolcu edecegiz. Evi toplarken bir ara KuzeyGuney "giz" dedi "kiz" yerine. Ben de "biz Niksar'da kiz yerine gi deriz" dedim. OAK patlatti Yasar Kurt'un Kamyonlar kavun tasir bestesini.

O an, evini topladigimiz adamin, birbirimizi tanimasak da ortak gecmisimiz olan, ayni yerden geldigim, bazi seyleri anlatmam ya da aciklamam gerekmeyen, ingilizce ya da hollandaca'nin icinde anlami yitirmedigim sayili insanlardan oldugunu fark ettim. Biri daha gidiyor, diye cok canim sikildi. KuzeyGuney gibi ben de "Ama hayatimdan cikmasa artik insanlar?" dedim icimden. Ama cikiyorlar. Simdi arkadaslarim gidiyor diye sikayet ediyor olsam da orjinal plana gore ben de bu ayin sonunda ayrilacaktim Groningen'den. Simdi ne degisti? Haziranin sonu oldu... Galiba ben bir yerde duruncaya kadar bu durum devam edecek. Son kullanma tarihi olmayan bir sehir ve hayat istiyorum.

*Cahit Kulebi

11 Ekim 2010 Pazartesi

12 Ekim

Aylar geciyor. Bir ayin daha 12'si geliyor. Saatleri topluyorum, gunleri topluyorum, aylari topluyorum, ama isin matematigi bir turlu dogru sonuc vermiyor. 2+2 ya 3 ediyor ya 5. Ya eksik kaliyor ya fazla geliyor. 2+2 bir turlu 4 etmiyor artik.

Anlari topluyorum, anlami bulamiyorum. Ozlemi topluyorum, bana variyorum.

Her ayin 12'sinde siir okumaya soz vermistim. Siirler canimi yakiyor. Yapamadim. Bu ay sozumu tutuyorum.


ONCELEYIN

Once bir ellerin vardi yalnizligimla benim aramda
Sonra birden kapilar aciliverdi ardina kadar
Sarabin yanisira felekte bir Cumartesi
Gozlerin, onun ardindan yuzun, dudaklarin
Sonra hersey cikip geldi.

Yeni cizilmis gozlerinle namuslu, gercek
Bir korkusuzluk aldi yurudu cevremizde
Sen cikardin utancini duvara astin
Ben aldim masanin ustune koydum kurallari
Hersey iste boyle oldu once

Cemal Sureya

24 Eylül 2010 Cuma

Gece, Melek ve Bizim Cocuklar


Bir anda ozlem basti Istanbul'a.

Haydarpasa... onalti yasindayken Haydarpasa'ya varip Kadikoy'e gitmekti ozgurlugumun uzandigi, varolusumu aradigim yer. Trenden iner inmez annemlerimizi arardik ankesorlu telefondan biz geldik, sikinti yok aksam 5 treniyle de doneriz, diye. Yirmisekiz yasinda, onalti yasindayken aklimda bile olmayan bir ulkedeyim. Annemi sadece haftasonlari ariyorum o da unutmazsam.

Kadikoy'den sonra Taksim'e kadar izin cikti. Taksim'e giderken yol ustunde Galata Kulesi'ni zorladik. Ondan sonra zaten Ankara'ya tasindim. Ankara'ya tasinmadan bir gun once Karakoy-Kadikoy vapurunun kic kisminda Z. ile Jeff Buckley'den So real ve Hallelujah'i dinledigimiz hic unutmadim. Simdi Groningen'deyim.

Baska baska ulkeler ve sehirler gezdim. Bilim kisfesi altinda baska kitalar bile gordum... Birak evi arayip 5 treniyle donecegimizi soylemeyi, sabahin 6'sinda eve geldigim geceler oldu. Ama ben hep Haydarpasa'yi ozledim.

Hep Haydarpasa'dan Kadikoy'e giden yolu ozledim. Akmar Pasaji'na gitmeyi, sahaflardan ucuza Herman Hesse kitaplari almayi, tutsucu amcadan sandal agaci tutsusu ve taki vb. almayi, Moda'ya dogru yurumeyi ozledim. Onlarin yerini hicbir sey, Kadikoy'un yerini hicbir yer tutmadi.


Fotograf: Alptekin Baloglu, Balik gozunden Istanbul Bogazi

Not1: Ben yazarken Istanbul'u dinliyorum, gozlerim kapali'nin Zulfu Livaneli versiyonunu dinledim durdum. Ama ekleyemedim. Siz de dinleyin.

Not2: Basligin ne alakasi var diyeceksiniz. Soyle ki sarap icerken aklima Gece, Melek ve Bizim cocuklar filminin muzigi geldi. Onu dinlerken Istanbul. Su an Gece, kirmizi sarabimi yudumlarken aklimda hep ayni Melek, Bizim Cocuklarsiz zaten devam etmek mumkun olmazdi.

EdWood'a: Iste o bira altligi


Bak burda kendisi. Kumru nasil? Resim sanatinda son nokta :) Bir de cik cik diyo salak gibi :)

Bir de sarki sozu yasmizim Flunk'tan lakin bira damlalarindan dagilmis:
"You're my morning star
It's just the way you're"

Yalniz tarih 14 mayis 2012. Ben ki tarih-zaman, yer-yon islerinde obssesifim diye bayrak acip kosanimdir, nasil oldu bu is? Anlamadim. Yalniz cok merak ediyorum 14 Mayis 2012'de gene Paard'da oturuyor olacak miyim aceba?

23 Eylül 2010 Perşembe

Calisma masamin sol kosesi


EdWood, “Ofis masasindaki kucuk habitat” diye bir yazi eklemis. Masasinin bir fotografini koymus, oyle sade, yorumsuz. Kendi masama soyle bir donup baktim fotografi incelemenin akabinde. Iste benimki de yukardaki gibi. Neler var peki bende?

Kirmizi Moleskine cizgili defter: Gecen haftasonu aldim. Cok taze. Sehrin iki kitapcisini deli gibi dolanip bulamayip Sisy-Boy’da (kiyafet magazasi) istedigim defteri bulduktan sonar bu aceleciligimden beklenmeyecek sekilde yazma isini erteledim tabii ki de. T. ile konusmalar bu deftere.

Defterin altindaki kucuk brosur: Hollanda oturma iznini uzatmak icin gerekli butun bilgilerin oldugu kucuk bir brosur. Su siralar baya is goruyor.

CD: Idir’in A Vava Inauva albumu. Cezayirli Berberi kokenli sarkici. Sarkilar Fransizca & Arapca. Temalar ozgurluk, surgun, kimlik, ask.

DVD: Sex and the City ikinci sezon. Cok bir sey soylemeyecegim ustune.

Altindaki defter: Guya makale notlari aliyorum. Yok oyle bir sey tabii ki.

Kirmizi ayna: Sevilla’dan bir tane kendime bir esini de kardesime aldigim cep aynasi. Pek Ispanyol :)

Bira bardagi altligi: Paard’da oturdugumuz bir aksam ustune notlar almisim. Yok oyle sairane seyler degil. “Canim kumru, ayvalik tosu gibi bir seyler istiyor” yazmisim. Kendimce kumru oldugunu dusundugum bir kus cizip tarih atmisim. Ama tarih 12 Mayis 2012. Birazcik sikinti olmus galiba :)

Vitamin: B vitamini kompleksi. Her sabah bir tane aliyorum. Almasam da farkli olmazdi galiba.

Cekmeceli ahsap dolap: IKEA mucizesi. Icinde bilimum ivir zivir var. T. ile monte etmistik. Boylesine sacma bir aktiviteyi o kadar zevkli ve unutulmaz kilmanin baska yolu da olamazdi zaten.

Body shop Gozalti kapaticisi, Loreal goz kalemi, Loreal rimel: Paris’te cantamdan eksik etmedigim uclu (cunku otobus, metro, tren gibi abuk sabuk yerlerde makyaj yapmak zorunda kaliyordum). Groningen’in “Dunya yansa umrumda degil. Ben boyle yavas yavas devam ederim, hocam” havasinda evde makyaj yapmaya hep zaman var. Hicbir yere gec kalmiyor insan. Istesen de kalamiyorsun. Garip bir sey.

Ayna: spiegel, miroir, specchio, espelho, peili, tükör, etc.

Iste EdWood'cum benim masa da boyle bir yermis. Ofisi koymuyorum. Bu kaotik ya, ofis dunyalar savasi sonrasi gibi! Kedi yavrusunu bulamaz hesabi :) Bir de ustune alin da toparla, degil mi ama?! I-IH :)

Foto: Hicbir seye dokunmadan, oldugu gibi cektim.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Requiem for a dream


Last night my the late supervisor was in my dream. I was in a huge hotel, which had a beautiful view of a blue green sea till the horizon and two big swimming pools on the front and a crap small swimming pool in the backyard. I and B., for one or another reason (!), were staying in the rooms with the view of that sick and miserable swimming pool while our colleagues had their rooms on the front (yeah, yeah, my preconsciousness is pushing the limits of symbolism). Someone told me that we (I and B.) had really nice rooms and we were very lucky for this. The only thing I had to do was to show that person the front view and... she immediately changed her mind!

Then, I started wandering in the corridors of the hotel and I ended up in a very big room like one of the ones in the Dolmabahce Palace. There was a big table and a high chair in the room. And there was sitting my the late supervisor. He looked at me over his eye glasses, in his black Hugo Boss jacket, and simple Levis jeans. I was very happy and surprised to see him there. He was back.

Even before saying “Hi!”, he immediately asked me: What are you doing?

I didn’t know what he really meant. So I asked him. He said “Eco-driving. What are you doing with eco-driving? It is not your thing!”. Yeah, I knew but whatever. He continued “I had hopes on you. I was hopeful of you when I saw that you were building that world (for the driving simulator) and doing real driving staff. What are you doing with eco-driving now?” He was very disappointed. So was I. But this didn’t stop me from protesting and complaining.

Me: Well, you didn’t say anything when I switch to this topic. Now you’re telling me that I shouldn’t have changed! Where were you then!?
Him: I am here now.
Me: Are you back?
Him: Yes, I am.
Me: I mean will you leave again? Will I be working with P and L? Or will you be there from now on?
Him: I am back.
Me: But I have very short time left in my PhD.
Him: Don’t worry. We can do something. We can get you back to what you have been doing. Maybe you should go to another lab to speed up and learn about the fundamental things.
Me: Ok.
Him: But first let’s get some fresh air in the balcony and enjoy the view. I will smoke.

And so we were standing there and looking at the front view of the fancy hotel: the blue green sea till the horizon.

I was so relieved when he said he was back. I had this unbearable lightness of being. He was back. Nothing mattered anymore. As long as my supervisor was there, it didn’t matter whether I had only three months left or I had hell a lot of job to do or whatever.

I felt myself very bad when he asked “What are doing with eco-driving? It is not your thing!”. I felt bad because I didn’t know myself what I was doing with eco-driving and he was right, it was not my thing. I was very ashamed. I felt like I have failed him because he had hopes on me and I have simply disappointed him. But now he was back. There was chance to undo it all.

During the entire dream I never thought he was dead. I felt like he was gone for a trip during the last 20 months. He didn’t bother himself informing me or B. about his trip and he just left. Holiday or work trip. I didn’t know. It didn’t matter. He was just gone for a trip without letting us know and finally he was back.

The unbearable lightness of being was so unbearable that I couldn’t take the feeling of relief anymore. I woke up. I woke up to the reality that he didn’t go for a trip without us knowing about it. On the contrary, he informed me as soon as he learnt that he would die. He asked me and B. to visit him in the hospital (so, he actually let us know about his departure) and he died. He is still dead*.

No need to mention my PhD.

Photo: La Ciotat, South France


*When I was reading the text again, I recognized that this last sentence didn’t make sense. There is a logical error. State of “death” is something that nothing or nobody can undo. Once something is dead, he/she will remain dead forever. So, it doesn’t make sense to say “he is still dead.” My apologies for the wrong usage.

To whom it does concern: Dictionary meaning of still in the Collins English Dictionary is “continuing now or in the future as in the past”. Another definition is “continuing longer and later than expected” (found randomly on the internet). The sentence “He is still dead” can be justified to make sense if and only if the owner of the sentence has not reconciled and accepted the condition of death or protesting the the now & future continuation of death as in the past.

14 Eylül 2010 Salı

Chevalier (bildigin atli savasci)


Pazar gecesi maci izledikten biraz sonra, yataga gitmeden birazcik once iki danismanima da bir e-mail gonderdim. Ozetle "Ben artik bu tezin ne ile ilgili oldugunu bilmiyorum. Baskalasinin tezleri ayni konuyla basliyor ve bitiyor. Benimki o olmadi bu olsun, bu olmadi su olsun, derken carsamba pazarindan beter oldu. Ben bunu bir butun seklinde nasil yazacagim? Hicbir fikrim yok. Yar bana, bir eglenceden vazgectim, medet." dedim. Ve o gece ruyami sovalyeler basti...

Tam boyle bir ortacag Ingiliz sehrinde, ic kalede, ben diyeyim 30 sen de 50 tane sovalye. Bir de artlari arkalari kesilmiyor, paso geliyorlar. Dart Vader kilikli sovalyelerimiz aynen o maskeden ve kollari oyle kanatli gibi demir elbiselerden giymisler. Kiyim, yikim, cok fena... Kan govdeyi goturuyor. Insanlarin kollarinin koptugu ani gordum bir kac kere. Ve hic de oyle heveslenilecek bir sye olmadigini diyeyim bastan. Ben nasil tirmisim, oyle saskinca ortalikta dolaniyorum. Aslinda kacmaya calisiyorum. Cunku sovalyeler beni bir ellerine gecirseler direk oldurecekler. Bunun son derece farkindayim ve tam da bu yuzden kacacak delik ariyorum. Sonra B. ile iki kolonun arasina siginiyoruz ve boylece saklanmayi basariyoruz. B. nereden cikti bir anda diye sorma. Zaten ben de anlamadim. Bir yandan da olani biteni gozluyoruz cunku adamlar pesimizde. Neden diye soracak olursan, kralin emri boyle. Kral sovalyelerine "Ne yapacagini bilmeyen hic kimseyi sag birakmayin" demis... Ben de, uykumda da olsam, domuz gibi biliyorum ki doktora tezimle ilgili ne yapacagimi bilmiyorum. bu da beni sovalyelerin arananlar listesinde bas siralara koyuyor. B'yi de yanima katmisim. Bu kadar kanin govdeyi goturdugu bir ruya coktan bitmeliydi diye dusunerek bekliyorum, bekliyorum bir turlu bitmiyor. Sonra cok fena uyandim tabi. Aklima ilk gelen "Hakli abi adamlar. Sen ne yapacagini bilmezsen boyle olup olup dirilirsin iste" oldu.

Bugun iki danismandan da pazar gece gonderdigim maile cevap geldi. Patris demis ki: Ya sen tam olarak neyi anlamadin, ben onu anlamadim. L. ise daha to the point oldugundan biraz daha destekli sallamis. Yani ben gene sovalyelerin merhametine kaldim gibi duruyor.

Bende azcik Obi-wan'lik var midir acep?

6 Eylül 2010 Pazartesi

Nekahet donemi


Onca caba sonucu tam da alismaya baslamis oldugum blog yazma isinin omru kisa oldu... Avustralya'dan dondukten sonra elimi surmemisim. Tatilden sonraki gazla yazsam o-ho-o Avutsralya'yla ilgili neler yazardim da okuyan anlar miydi bilmem. Yok, yanlis anlasilmasin. Tabii ki anlardi okuyan da, ama boyle yavan yavan olurdu. O yuzden ugrasmadim belki de. Hem zaten hep de bir aktivite ile gecti gunler. Dogumgunleri, doktora savunmalari, hosgeldin-besgittinler...

Asil o degil de, doktoramin son 3 ayinin kurdelesini hayirlisiyla kestik. Benim simdi boyle igne oyasi isler gibi ince ince tezi yaziyor olmam lazim. Peki ben ne yapiyorum? Eh bu yazdigimi teze koyamayacagima gore, bos isler pesindeyim.

Aslinda teze koyabilseydik boyle seyleri. Mesela Danimarka ulkesinde bundan birkac sene once suruculerin dikkatini hiz limitine cekmek icin, suruculere hiz limitlerini hatirlatmaya karar vermisler. Bunun oluru nedir? Yuvarlak bi metale yazarsin 60, 70, 80 neyse artik... Etrafina da bi kirmizi kurdela. Oh mis! Danimarkalilar alemin akillisi ya hani, onlar ellerinde hiz limiti isareti tasiyan bikinili kizlar koymuslar yol kenarina!!! Ama arkadasim, hiz limitinden almadigin cani, driver distructiondan aldin. Oldu mu simdi? Uygulamayi durdurdular sonra (Bu arada Danimarka Avrupa'nin trafik guvenligi muazzam ulkelerinden biri. Bu ne yaman celiski!!!). Ama diyecegim o ki bu da bir nevi uygulamali psikoloji hatta iste bizim bildigin Trafik Psikolojisi. Ben bunu tezime yazabilsem keske... Ya da Avustralya'da gordugumuz "Dikkat! Inek cikabilir. Ciktigi ile de kalmaz, arabanizi yiyebilir!!!" levhasindan bahsedebilsem. Ya da ne bileyim, Sakiz Adasi'nda essegiyle yolun ortasinda durmus yanindaki koylusuyle konusan adamin, yoldan araba geldigini gormesine ragmen, ne kendini ne essegini kipirdatmayisinin altinda yatan risk algisindan bahsedebilsem (Sakiz Adasi'nda yasasam hayatta da risk algim fln olmazdi ama bence). Alman otobaninda yol kenarina konmus "Bak bu bu bu insanlar hep suratli arac kullandiklari icin kaza yapip olduler. Sen de surat yapma" levhalarinin o kadar hizli giden bir aractan okunmadigi icin aslinda bi zike yaramayacagindan bahsetsem. Boyle boyle bir seyler.

Tum bunlarin yerine saval gaval seyler yazmam gerekiyor. Doktoraya basladik, baslar baslamaz konu degistirdik, danisman degisti konu degistirdik, son konu artik o kadar degismisti ki onu anlamli hale getirmek icin tekrar konu degistirdik. Gir-cik 5 lira'da bu kadar hareket yoktur ya! Simdi ben ne yazayim? Bilemedim. "How to get a PhD" isimli bir kitapta "How not to get a PhD" diye bir chapter var. "Not writing a PhD Thesis" ikinci altbaslik olarak kurulmus yerine :) O gibi sanki.

20 Haziran 2010 Pazar

Supriz dogumgunu partisi :)


Gecenlerde dogumgunumdu. Son zamanlarda yasadigim genel memnuniyetsizlik haliyle, hic de dogumgunu modunda degildim. Hatta dogumgunum oldugu gun Groningen’de bile bulunmamayi dusunuyordum. Bunu da B.’ye acik acik soyledim ki bana surpriz yapmak icin milleti Paard van Troje’ye doldurup ne beni ne de kendilerini rezil etsinler. Ama onlarin aklindaki hesap daha baskaymis…

Dogumgunumden onceki cumartesi bana surpriz dogumgunu partisi planlamislar. Kanal turu icin bot kiralamislar! Ben, Paard’dan daha ote bir etkinlik beklemedigimden, onu da zaten istemedigimden, hele ki dogumgunum gelmeden vuku bulacak bir surpriz parti aklimdan bile gecmediginden gercekten muazzam surpriz oldu :) Kahve icmeye gidiyoruz diye bilgisayari bile kapatmadan, kot pantolon, beyaz askili bluz, sifir makyaj seklinde evden cikip boyle bir senligin ortasina dusunce tabii ki de aklim basimdan gitti! Cok sasirdim, cok mutlu oldum, acayip sevindim, sonra da kendi dogumgunu partimde en sumsuk kiz oldugumu (herkesler gayet giyinip suslenip gelmisti) farkedince de azicik bozuldum. Fotograflarda cemcuk agizli, sis gozlu, cadi sacli cikicam diye bozuldum:/ Bana hediye aldiklari elbiseyi hemen oracikta, botta, giyindim. Cok super bir organizasyon yapmislar: bira, sarap, barbeku, ve kanal turu :) Poseidon'un da o gun benden yana olacagi tuttu ki herhalde hava guzeldi, hic yagmur yagmadi.

Groningen’de yolumun kesistigi, benim icin ozel olan ve de o cumartesi gunu musait olan herkes ordaydi. Eindhoven’dan ve Gent’den (Belcika) gelmis bir ciftimiz vardi ki beni nasil mutlu ettiklerini tahmin bile edemezler. Marsilya’dan Groningen’e kadar sadece bir saat mola verip arabayla gelmis iki arkadasim eve girip, cantalarini birakip 25 dakika sonra bota gelmisler! Aman Allahim! Onuc (13) milletten adam gelmis!

Hepsine cok tesekkur ederim. Groningen’de gecirdigim ucbucuk senede doktora konusunda bir arpa boyu yol katedememis olsam da guzel dostlar edindigimi hatirlattilar bana. Cok mutlu ettiler beni!

Yapimda ve yayinda emegi gecen herkese tesekkur ederim!

Photo: Bana hazirladiklari posterlerden biri


p.s. Aksam yine de Drie Uiltjes ve Paard van Troje'ye gittik :)

12 Haziran 2010 Cumartesi

12th of June 2010



...
It's a fact not a choice*
...

* Netame albumunden All I can do

8 Haziran 2010 Salı

I don't sleep but I drink coffee instead ya da Uykusuz


Keske bu yazinin Uykusuz'la bir alakasi olsa... O zaman super eglenceli olabilirdi, ama maalesef hic de eglenceli olmayan ve dahi bana sikinti olan bir konu uzerine yazacagim.

Gecen kasim ayindan beri bana bir uykusuzluk hasil oldu. Gecen seneden beri hayatimda meydana gelen degisiklikler, doktoranin sonuna yaklasmis olmak ama alkol toleransi disinda bir arpa boyu yol almamis olmak, hala yapilmasi gereken isler... Oydu buydu derken uykularim kacti. Sevgili aile doktorum once hafif bir uyku ilaci verdi ama "Bu ilaci kullanmamaya calis" dedi. Hollandali doktorlar ya ilac yazmiyorlar ya da ilac yazip "ama kullanma" diyorlar. Zaytungun deyimiyle "boylesine mukemmel bir sistem kendi kendine var olmus olabilir mi?"... Ilaci, haftada bir iki kullanirken vucudum tolerans geclistirdi tabi. Bizim psikolojide habituation dedigimiz bir mevzu (Allahim, sonunda meslegimin erbabiymis gibi konusabiliyorum ben de! Sukurler olsun yalebbim!). Bu sefer de melatonin verdi cigerparem aile doktorum. Neyse ki bu defa kullanma gibi uyarilarda bulunmadi, cunku melatonine tolerans gelistirilmiyor. Melatonin uyku/uyaniklik dongusunu duzenleyen bir hormon. Karanlik olunca artip "bak hava karardi. evli evine koylu koyune. sen de yatagina" diyor. Hava aydinlaninca da azalip "haydi dostum, uyan artik. muktesem bir gun seni bekliyor!" diyor. Ben de her gun birinin bana uyku vaktinin geldigini hatirlatmasi icin bu kucuk hapciklari aliyorum. Hayirli olsun!

Gene de derdime ilac olmadi bu melatonin. Daha dogrusu stres ve kayginin oldugu yerde melatonin kazanina dussen ise yaramiyormus, ben bunu anladim. Gecenin bir vakti uyaniyorsun zink diye. Peki uyanip ne yapiyorsun?

Sevgili EdWood, hicbir sey dusunmemek, illa ki cok gerekirse sadece karanligi dusunmek, icinden sarki mirildanmamak, canini sikan seyleri aklinin ucundan bile gecirmemek, yorelerine dahi ugramamak ve cok kipirdamamak gibi tavsiyeler salik verdi. Bir kere basarili oldum. Nasil olduysa gercekten hicbir sey dusunmemeyi ve sadece karanliga odaklanmayi basardim ve pit diye geri uyudum. Acemi sansiymis... Bir daha olmadi. Peki baska baska ne yapiyorum?

Dogdugumuz andan itibaren cepten yemeye basladigimi beyin hucrelerimin olmesi gerekenden daha fazlasi sirf bu uykusuzluk yuzunden olmesin diye ben kendime "Sifir dusunce, sifir yok olus!" diye bir motto belirledim. Iste gece uyandigimda kendime "Yavrum Primavera, sifir dusunce, sifir yok olus" deyip kendimi uyumaya motive etmeye calisiyorum. Cok isleyen bir sistem degil. Hayatta da carpici bir propoganda slogani bulamam demek ki... En iyisi ben hic politikaya filan girmeyeyim. Sonra nacizhane okuma lambami acip Uykusuz okumaya basliyorum. Eger sansim yaver giderse bir yazi okuyana kadar uykum geliyor. Yani Uykusuz bana iyi geliyor. Ancak dun aksam Baris Uygur bitti, Erman Caglar bitti, Benim de Soyleyeceklerim Var'a yelken actim ve sonra pes ettim. Isigi kapatip bir kere daha uyumayi denemeye karar verdim. Bir saat sonra hala daha uyaniktim. Paris'te odam caddeye baktigindan araba seslerinden uyuyamadigim olurdu. Bilhassa cuma ve cumartesi geceleri. O zamanlarda geyet de ise yarayan yontemi uygulamaya karar veridm ki zaten benim bildigim son yontem: Anlamadigim bir dilde televizyon dinlemek. Evet, izlemek degil sadece dinlemek. Mumkunse televizyon gorus alaninin disinda olacak ya da televizyona arkamiz donulecek ve ablalar-abiler orda konusurken oyle masal dinler gibi uykuya dalinacak. Ingilizce olmaz. Onu anliyorum. Hollandaca'yi da anliyorum, ama bir deneyeyim dedim. Ama Hollanda kanallari gece boyu "Arabada 5, evde 15. Hosuma da giderse bendensin" seklinde telefon hatlarinin reklamini yapiyor. Bir Alman kanalinda belgesel bulup, ses ayarini 2'ye takip dondum yattim. N'oldu? Husran... Takribi kirkbes dakika sonra televizyonu kapatip tavana bakma yontemini denemeye karar verdim...

Bir gece icinde melatonin hapi, sifir dusunce sifir yok olus mottosuna sarilmak, Uykusuz okumak, anlamadigim bir dilde televizyon seyretmek gibi degisik yontemleri kullanmama ragmen uykuya dalmak konusunda bir asama kaydedemedim. Su doktorada bu kadar cesitli yontem kullansam, yemin ediyorum simdiye dorduncu makalemi basiyor olurdum! Introduction to Psychology dersinde okudugumuz o dunyanin en gereksiz kitabinda, bir arastirma sorusunu incelemek icin ne kadar farkli yontemler ve yaklasimlar kullanabilecegimizi gostermek icin fil benzetmesi kullanmislardi: Fil cok buyuk oldugu icin oyle bir yerinden kavramak mumkun degil, ama ben kulagini tutayim, sen hortumunu tut, beriki dizlerden asilsin, kendine guvenen baba yigit bacaklara dolansin... fil sorunsalini boylelikle cozelim. Isten ben de uyku sorunumu kulagindan, bacagindan, hortumunda, ensesinden, her yerinden tuttum ama o beni nakavt etti.

Bu duruma acayip canim sikiliyor. Ben de is arkadaslarim ya da EdWood gibi bebekler gibicesine uyumak istiyorum. Bir keresinde danismanim Patris ile konusurken uyku sikintisi yasadigimi soylemistim de icgoru yoksunlugunun 3-boyutlu hali Patris, "Haha gece uyuyamiyor musun? Ben bebekler gibi uyuyorum. Hatta daha da fazla uyumayi istiyorum, ama calismam gerek" diyerek uykusuzluktan capi zaten kuculmus gozbebeklerimi bir de sinirden kucultmustu! Ben de gunun birinde Patris'i gozleri cokmus gordugumde "Sakin bana gece uyuyamadigini soyleme Patris. Inanamiyorum! Bu sen olamazsin!" demek istiyorum. Allahim bir gorsem o gunleri... bak doktoradan bile vazgecebilirim bu ugurda :)

Baslik: Paris'te adina vurulup aldigim Cd. Brenda Kahn diye bir hatun. Kuzeyguney'den sarki koymayi ogrenince eklerim.

Foto: Hess Design Works

7 Haziran 2010 Pazartesi

Ronin


Ronin: "A rōnin was a samurai with no lord or master during the feudal period (1185–1868) of Japan. A samurai became masterless from the death or fall of his master, or after the loss of his master's favor or privilege" (Wikipedia).

Ustalari olen samuraylar, baska bir ustanin savascisi olamazlarmis. Cogunlukla yasadiklari yerden ayrilip ora senin bura benim sahipsiz, kayip dolasirlar, ama bir turlu dikis tutturamazlarmis. Tarla islerinde ya da benzeri islerde gunluk hayatlarini surdurecek kadar para kazanip sahipsiz zorunlu gezginlik haline devam ederlermis. Ronin olmanin mutlak sonucu gucunu, sayginligini, sosyal statunu kaybetmek, asagilama ve alaya maruz kalmakmis. Roninler icin kalan tek gururlu hareket seppuku, yani hara kiri, yaparak intihar etmek.

Kendine hedef olarak samuray olmayi secen, bunun icin sancili bir egitim surecinden gecen, iyi bir ustanin samuraylarindan biri olmak icin cabalayan gururlu roninler, ustalarinin olmesiyle kisacasi bir "hice" donusuyorlar.

Ben de kendimi "akademik ronin" gibi hissediyorum. Her seyin yoluna girecegine, guzel olacagina inanmak istiyorum; ama elde edebilme ihtimalim olanlarin en iyisi bile kaybettigimden cok cok uzak.

Bunu dusunerek doktoraya devam etmek cok zor. Hatta imkansiz. Birak git, daha iyi.

Birakip gitmek kolay olurdu. Omrun boyunca birakip gittigin seyi her dusundugunde, kacirdigin firsatlara hayiflanarak, hayata ve sanssizligina kufrederek kendini avutur; bir yandan da durumunu dissal faktorlere aftetmenin dayanilmaz hafifligini yasardin. Gul gibi olmasa da gecinir giderdin.

Galiba ben (ve B) zor olani sectim(k). O yuzden, kendimi ronin gibi hissettmeme ragmen, yazimi "all good things come to those who wait"* diyerek bitireyim.

Not: Bu yaziya Aralik ayi gibi edit yapicam.

Foto: Masterless Puppet by Saphin (Deviantart)

* Robert de Niro (from the movie "Ronin").

4 Haziran 2010 Cuma

Doktoramin son alti ayinin planidir, danismanimin haberi ola...


Efendim, beni bilen bilir ki su siralar hayatimin en temel konusu doktoramin sonuna yaklasmis oldugumdur. Bir haziran itibariyle son alti aya girdik, ama ortada hakikaten bir sey yok. Yarim yamalak iki makale, hala daha yapilmasi gereken bir alan bir de laboratuvar calismasi, bir de tez yazimi... Iste kalan alti ayi bozdurur bozdurur harcarim.

Hollanda'da ucbucuk senem gecti gitti. O ayri bir hikaye zaten. Ama ben burada hicbir sey mi ogrenmedim? Ogrendim: Dutch efficiency. Hollanda verimliligi. Ben de kalan alti ayi en verimli sekilde nasil geciririm diye dusunurken cozumu buldum sanirim. Eger ki hep gunduz olursa, hep calisirsam neden olmasin, dedim. Hep gunduz olmasi icin benim gunesle hareket etmem gerekiyor. Bu durumda ben de Macellan gibi kendime mahallenin firincisi, kasabin et kokusundan bikmis ciragi, karisinin dirdirindan illallah demis mutevazi terzi, maceraperest simitci, askina karsilik bulamadigi icin kentini ya da kendini terketmek isteyen ama hangisinin daha kolay olacagini kestiremediginden ikisini de terketmeye karar veren demirci ciragi, son kestigi adamin sacindan bitlenip eve bit getirdigi icin karisindan papara yiyen berber, bardaki ayyas, ayyasin kendinden beter arkadasi, onlari ayiltip parasini almanin derdindeki bar sahibi, son utucu, bir de firincinin karisindan tayfa yapip gemime atlayip "Hep batiya, hep batiya" gidersem hem Amerika'yi bir daha kesfedebilirim hem de hep gunduz hep gunduz oldugu icin on ay icinde doktora tezimi okuma komitesine sunabilirim.

Yalniz iki nokta beni dusunduruyor. Birincisi, Macellan gibi, sabit fikirlilik yuzunden, Amerika'ya vardigimi farkedemeyip kendimi Bati Hindistan kiyisinda sanirsam ne olacak? Ikincisi, ya Almanya yenilince ben de yenilmis sayilirsam... n'olur doktoramin akibeti?

Foto: Macellan'in uc gemi ile basladigi ama omru vefa edip de bitiremedigi dunya turundan donen tek gemi: Victoria

30 Mayıs 2010 Pazar

The Proof of Death


Ben hic kremasyon gormedim. Kremasyon, insanlarin normal kosullar altinda gormek istedikleri bir sey olmasa gerek zaten. Ben, gormem gerektigi halde gormedim.

Biraz once Jules et Jim'i izliyordum. Orda vardi.

Tabutu buyuk bir firinin icine sokuyorlar. Firinin kapagini sikica kapatiyorlar. Icerde kuvvetli bir ates var. Bir sure sonra sikica kapatmis olduklari o kapagi aciyorlar. Kuller var tahmin edebilecegimiz gibi. Ama sadece kul yok. Kurumus kemik parcalari da var. O kemik parcalarini havanin icinde ufaliyorlar. Sonra da bir kutuya koyuyorlar. Bu kadar.

Ben, kulun neyden olustugunu bilmiyordum. Vucut tamamiyle yaniyor saniyordum. Kemiklerin yanmayacagini hic dusunmemistim. "Evet, bu kapak acildiginda ondan hicbir sey kalmayacak geriye" dedigim noktada kemiklerle karsilasinca bir an beynim durdu. Öldügünü dusundugun, yoklugunu kabullenmeye calistigin insanin kemikleri orda. Ama hepsi de degil. Oyle parca parca. Yani aslinda artik yok, ama parcalari kalmis.

Ölümün kaniti: havanda dovulecek kadar kurumus kucuk kucuk, parca parca kemik.

Fotograf: Jules et Jim'den bir kare

25 Mayıs 2010 Salı

Delismen Guinness Rekorlari


Son zamanlarda ne zaman Turkiye haberlerini acip okusam muhakkak bir rekor denemesi yapilmis oluyor. Ilk etapta aklima gelen Aydin'da 525 efenin ayni anda zeybek oynayarak rekor kirmasi. Gectigimiz haftalarda tenis raketinin icinden bir dakikada en fazla gecme rekoru ve tek ayak ensede ip atlama rekoru kirilmisti. Bizim memlekette en uzun pismaniye rekoru kirilmisti. Ustelik Guinness Rekorlari bilir kisisi ve bas onaycisi Kelly Hanim da eliyle koluyla girmisti pismaniye yapimina. Pismaniyeyi pek severim. Otursam bir kutu yerim, bana misin demem; ama hic de oyle "vay, birileri de en uzun pismaniyeyi yapsa da yesek sabahlara kadar" demedim. Zaten temel soru da bu: Kim karar veriyor neyin rekorunun kirilacagina?

Yanlis anlama olmasin, kimse gonul koymasin. Zalime karsi merhameti olmayan ve dahi yagi zalim gobeginde kavuran efelere karsi hurmetim sonsuz. Ama sunu da kabul etmek gerek ki Aydin'da 525 efenin ayni anda zeybek oynamasi Aydin icin buyuk bir adim olsa da dunya icin kaale bile alinmayacak bir adimdir. Ustelik bu 525 sayisina kim karar veriyor, o benim icin tam bir muamma. "Besyuz ya da 550 yaparsak cok yuvarlak olur, uzerinde hic dusunmemisiz imaji cizeriz. Arasi olsun." mu deniyor? "Haci Agbilerin orda uc efe daha varmis ama hesap bozulmasin" diye dislamacilik yapiliyor mu? Pismaniyenin boyunu Izmit Buyuksehir Belediyesi Pismaniye Komisyonu mu kararlastiriyor mesela? Tek ayagi ensesinde ip atlamak ve raketin icinden gecmek gibi "atletizm" alanindaki rekorlarimizdaki karar verme surecine deginmiyorum bile bak... O benim hafzalamin alabilecegi bir sey degil zira. Cevap aranan oncelikli soru, normal kosullar altindaki (NSA) bir insan evladinin nasil olup da "Su tek ayagimi enseme alsam bi ip atlasam" deme noktasina geldigi.

Bilimsel formasyonum geregi tek tarafli yayinciliktan kacinmam gerek. O yuzden bu rekor isinin uluslararasi boyutuna da soyle bir baktim. Durum bizden pek de farkli degil gibi. Ornegin, dunya mutfaklari alaninda en buyuk muffin rekoru, atletizim alaninda bir elde en fazla golf topu tutma rekoru, dans alaninda Cape Town belediye meydaninda bale yapan 989 kisi...

Dise dokunur bir rekordan haber vereyim oyleyse ki "Birasi tatli tatli gitse de bu Guinness cok cakmaymis" imaji uyanmasin kimselerde (gerci sadece bir takipcim olduguna gore cok da sikinti olmaz su asamada). Bu rekor kirilali epey bir zaman olmus. Rekor denemesi Ispanyol Pipo Klubu tarafindan Palma de Mallorca'da organize ediliyor (Ispanyollarin ne tarz bir feyzle pipo klubu kurduklari ise hep akillari kurcalayan bir soru olarak kalmaya mahkum). Onyedi ekim 1992'de bin kisi, ayni anda, yukarda gormus oldugunuz pipodan tutturmusler. Bu is icin 5 kilo tutun kullanilmis. Yasal kayitlara gecen bu tabii... baska bir seyler daha katildiysa ben bilmem, gunahlari boyunlarina. Rekor denemesinin amaci "dunya kardesligi icin pipo icmekmis". Soyle bir dusununce, 5 kilo tutunun tuketildigi, o dumanin bir anda havaya karistigi bir ortamda olsam kafam binbesyuz olur ve dakkasinda dunya kardesligine inanmaya baslarim zaten. Hatta dunya kardesligi favorim olur, tek gecerim, ustune tanimam. Iste boyle rekorlar da var. Bunlar da bilinsin.

Ispanyollarin pipo rekoru bir amaca hizmet ediyor. Cok sevgili danismanimin bana hep dedigi "What is the main objective? (Temel amac ne?)" sorusunun cevabini veriyor (ben henuz makalemde bu sorunun cevabini vermek konusunda muvaffak olamadim ama). Ispanyollar, dunya kardesligine giden yolun pipo icmekten oldugunu dusunmusler, buna inanmislar. Dunya kardesligi icin hemen hemen her yolu deneyip verimli sonuc alamadigimiz bir yuzyili geride biraktiktan sonra bu pipo fikri benim de aklima yatmaya basladi acikcasi... Turkiye'deki delismen ve bir o kadar girisken yari-zamanli rekor denemecileri de bir alanda rekor denemesi yapmaya karar vermeden once sapkalarini onlerine koyup bu sorunun cevabini bir dusunsunler derim ben: Tenis raketinden bir saniyede en cok kere gecmenin temel amaci ne?

Fotograf: Groningen Gemi Muzesi'nde ben cektim ondan patladi zaten

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Turquoise on the way to the Light


"My turquoise is coming" he said more than three years ago. He left the Turquoise for the Light more than a year ago.

One finalized the journey while the other has just started. So it goes...

10 Şubat 2010 Çarşamba




View from my window in Paris