23 Aralık 2011 Cuma

Tekneye isim koymak ciddi is

"Uc tarafli denizlerle cevrili yarimada" seklindeki ulkemizin bu ozelligi yanlis hatirlamiyorsam ilkokul dorduncu sinifta sosyal bilgiler dersinde ilk defa karsimiza cikar ve duzenli araliklarla hafizaya kitlenir. Bu kadar suyun icinde olup suyla bu kadar alakasiz bir ulkede oldugumuz tabii ki hicbir derste ogretilmez. Altiyuz yillik Osmanli tarihine yuzyil basina bir tane bile dusmeyen kaptan-i deryalarla gurur duymakla yetiniriz biz genelde. Bizim korfezin karsi tarafina adini veren Kara Mursel Pasa, sakalinin renginden oturu Barbaros unvanini alip Barbaros Hayrettin Pasa adini alan Hizir Reis, onun abisi Oruc Reis, evcil hayvan olarak aslan besleyen Cezayirli Gazi Hasan Pasa, Inebahti savasinda Osmanlil'nin aldigi yenilgiye ragmen kumandasindaki 42 gemiden hicbirini kaybetmeden donen Kilic Ali Pasa'dan fazlasini bilen varsa cekinmeden commentlere yazsin. Savas ya da istila disinda dumenin basina kendimiz gecip de denize acilmak pek aklimiza gelmemis.

Bundan yarim yuzyil once Azra Erhat, Halikarnos Balikcisi ve Sabahattin Eyuboglu sungerci guletleriyle ve kendi basit tekneleriyle mavi yolculuga basladiklarinda Turkiye'nin guneybati kiyilarindaki koylar el degmemis, kesfedilmemis kiyilarmis. Mavi yolculuk yapan turist teknelerini bir yana birakirsak (biz bunlara "mangalci" derdik zamaninda) Turkiye'de denizle, tekneyle ve yelkenle ilgilenenlerin sayisi giderek artiyor. Yelken kuluplerindaki yelken kurslari eskiye nazaran daha populer. Tekne fiyatlarinin eskiye oranla daha uygun olmasi ama daha da onemlisi tekne kiralayan pek cok sirketin kurulmasi daha universitede kisitli butce ile tekne ve yelkenle ilgilenenler icin bu isi daha erisilebilir kildi. Yelkencilik, "zengin sporu" olmaktan cikiyor gibi gorunuyor.

Ne kadar degisirse degissin tekne hicbir zaman elzem bir ihtiyac olmayacak tabii ki (kuresel isinmanin uzun donem etkilerini goz ardi ediyorum). Bu da onu ozel kiliyor. Ornegin araba sehir ici ve sehirlerarasi ulasim icin cok onemli bir tasittir. Bazilari icin olmazsa olmazdir. Cogumuz ise girince ilk firsatta araba alip toplu tasimadan kurtarmaya bakariz kendimizi. Tekne boyle degil. Tekneyi meraklisi, gercekten, gonulden istedigi icin alir. Kimisi icin evidir teknesi. Ornegin Ruzgar Baba Haldun Sevel kedisiyle birlikte teknesinde yasar her daim. Tekne ozeldir. Kimse arabasina isim koymaz, ama her teknenin ismi vardir.

Tekneye isim koymak ne kadar zordur? O isim sizi ifade etmeli. Tekne tutkunuzu ifade etmeli, ama oyle cok fanatik de olmamali, komik durumlar yasanmamali. Ben bisikletime isim koymaya calistim. O bile cok zordu.

Dun bogazda yurudum biraz. Rumelihisari'ndan Arnavutkoy'e kadar yurudum. Malum o kiyi boyu pek cok tekne demirli. Daha once cok dikkat etmemistim, ama bu defa isimlerine dikkat ettim. Bazilarinin isimleri cok hosuma giderken bazilari "komik" duruma dusurmus sahibini gibi.

Bir kere teknelerin neredeyse yarisi Amerika bayrakli. Amerikalilarin tekne turuna cikmak icin haldir huldur Arnavutkoy'e geldigi yok, merak etmeyin. Bu, devletin tekne ve yelkene karsi tutumundan kaynaklanan politikadan oturu boyle. Herne kadar yayilirsa yayilsin, devletimizin gozunde yelken hala zengin sporu. Tekne, luks tuketim maddesi. Bu yuzden vergisi cok yuksek. Teknenin parasi kadar hatta bazen daha fazlasini vergi olarak oduyorsunuz TR'de. Bu yuzden pek cok Turk teknesini yurtdisindan alir. Yani gordugunuz her Fransiz bayrakli tekneye "je t'aime ille de je t'aime" diye yanasmayin yengec gibi!

Tekne isimlerine gececek olursak...

Ilk olarak seriler var. Semiramis 1, 2, 3, 4. Boyle seri olanlar etkinlik teknesi. Den Den 1, 2, 3 de boyle. Semiramis gene anlamli bir sozcuk. Den den? Biri de kalkip bu sirketin sahibine "Arkadas, iyi misin? Ne alemdesin?" dememis herhalde.

Ikinci olarak sacmalayanlar. Sweet curse. Boyle ingilizce soyleyince insana ilk etapta fark edemiyor, en azindan ben fark edemedim. Tatli bela... Tekneleri kaydeden nufus memuru, sozum sana, boyle isimleri kabul etmeden bir bilene danis. Peki ya C-nem? Sanirim tekne sahibinin sevgilisi ya da kizinin adi Sinem. Sevgilim beni telefonuna C-nem diye kaydetse facebook statumu aninda iliskisi yoka ceviririm! Son olarak Sex sea. Kim bu seksi olan? Yoksa "Hatunu tekneye kadar getirdik. Su denize bi acilalim..." kafasi mi? Deniz ustu kopurur... diye bir sarki vardir. Bazilarina deniz ustu ufuruyor demek ki.

Ucuncu grup ise sacma sacma islere girmeyip, adam gibi teknesine binip yelkenini yapanlar. Adini Caria kentinden ya da teknenin ic yuzeyinden alan Alabanda, bana Cemal Sureya'yi ve Sure-Sure-Sure-Sureyya asik sureyya'yi hatirlatan Sureyya, mis kokulu Mandalina, anlamini bilmedigim Haiwatha. Hem arkeoloji hem yelken ilgimden olsa gerek, alabanda gonlumde taht kurdu ne yalan soyleyeyim.

Son olarak agir abi tekneleri var: Yusuf Bey, Ozan Bey gibi Kurtlar Vadisi havasi veren tekneler... Onlardan cekinirim ben.

Kiyilarimizdaki teknelerin birkacinin adi iste boyle... Ha bir de minubuse liselim yazmanin tekne hali "Ortakoylum" galiba. Boyle islere girmeyelim luften. Lutfen diyorum bak.

Sonuc olarak, uc tarafi denizlerle cevrili ulkemizde yelken yapmaktan cekinmeyiniz. Gunun birinde tekne almaya niyet ederseniz teknenize verdiginiz isme dikkat edin. Tekneye isim vermek, cocugunuza isim vermek gibi ciddi bir istir.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Le cimetière du Montparnasse

Ah su lanet doktora tezimi bir bitirebilseydim bu blogda muhtesem Paris yazilari yazacaktim... Sehri yurumek ya da bisiklet marifetiyle gezdigimden cok guzel ayrintilar yakaliyorum. Soylemesi ayip, gozlem yetenegim iyicedir. Cogunun dikkatini cekmeyecek seyler benim hafizama kazinir. Iste yazabilsem cok guzel olacak. Ama ben bittim, tez bitmedi. O yuzden boyle yalap salap yaziyorum her defasinda. Simdi de asil amacim Montparnasse mezarligiyla ilgili yazmak, ama oncesinde bir Montparnasse yazisi yazmis olmadigim icin arada genel bilgiler de var.

En cok hangi bolgesini seviyorsun Paris'in diye sorsalar Montparnasse derim. Bunda sevdigim yazarlarin, ressamlarin ve izledigim Yeni dalga filmlerinin etkisi buyuk suphesiz. Montparnasse'in adinin hikayesi bile guzel. Bugun Montparnasse olan bolge aslinda cok yakin bir gecmise kadar sehrin disinda kaliyormus. Onyedinci yuzyilda burasi coplukmus. Evet, bildiginiz coplukmus. Coplerin yaptigi tepecige "Mount Parnassus" adini vermis Latin Quarter'da okuyan ogrenciler. Mount Parnassus Yunan mitolojisinde siir, edebiyat, muzik, kisaca sanat tanricasi olan 9 muzlerin yasadigi dagin da adi. Denfert-Rochereau'da sarap icip, Dionysos'a ibadet eden ogrenciler Mount Parnassus'a karsi siirler okurlarmis. Bu bolgenin adi ordan Mount Parnassus'un fransizca karsiligi olan "Mont Parnasse" kalmis.

Mezarligin tarihi, sehrin icinde mezarlik yapiminin yasaklanip mezarliklarin sehrin disina insa edilmeye baslandigi doneme gidiyor. Sehrin kuzey, guney, dogu, bati sinirlarina o bolgelerin ihtiyacini gidermek icin buyuk mezarliklar insa edilmis. Montparnasse mezarligi guney mezarligi. Acilis tarihi 1824. Hristiyan, yahudi, musluman... butun ilahi dinlerin mensuplarina kapilari acik. Genelde mezarlarin ustunde mezarda yatan kisinin dinini belirten isaretler var. Yahudi mezarlarinda davud yildizi, Ermeni mezarlarinda Gregoryen haci en dikkat cekicileri, en azindan benim icin.

Fransa'da mezarlar sadece olulerin yattigi yerler degil, ayni zamanda statu semboluymus. En azindan ekonominin hala bun aelverdigi donemlerde... Sehrin zenginlerinin mezarlari da daha gosterisli olurmus. Oyle gorunuyor ki bu gelenek yakin gecmise kadar devam etmis. Montparnasse mezarliginda Likya kaya mezarlarini andiran mezarlar gormek mumkun. Benzer sekilde, tapinak gibi mezarlar da var. Bunlar daha erken donem mezarlari. Yirminci yuzyilda yapilmis mezarlar daha sade. Sade derken oyle tapinak gibi degil, ama bildiginiz sanat eseri. Bunun burada gomulu olan kisilerle de alakasi var sanirim.

Montparnasse 20. yuzyilin basindaki entelektuel ve sanatsal hareketin merkezlerinden biri. Dadaizm, surrealizm, varolusculuk, nihilizm, sosyalizm gibi butun bu -izm'li akimlar ve yeni dalga sinema akimi burda gelismis. Hal boyle olunca mezarlikta yatanlarin cogu unlu yazarlar, ressamlar, sairler, helkeltraslar, filozoflar, politikacilar. Mezarlar da buna gore sekillenmis. Ornegin heykeltrasin mezarinda eserlerinden birini bulmak gayet olagan. Sanirim bu sonradan trend haline gelmis, cunku normal mezarlarda da fotograftaki gibi sanat eserleri gorebiliyorsunuz bugun.



Sunu da belirtmek gerekiyor sanirim. Tr'de genelde mezarliga akraba ziyaretine gidilir. Mezarliklar bunaltici, depresif, korkunc, gerekli kisinin mezarinda cicekler sulanip dualar okunduktan sonra hemen terk edilecek yerlerdir. Halbuki mezarlik kaybi yasayan kisinin, kaybettigi kisiyle iletisim kurabilecegi sayili fiziksel mekanlardan biridir. O yuzden hem oluye hem de kaybi yasayana saygi geregi mezarliklarin huzur verici ve insanin isterse saatlerce oturabilecegi, yasini tuttugu kisiyle konusabilecegi yerler olmali. Montparnasse mezarligi boyle yerlerden. Icine girince bir an once kacma istegi degil, aksine saatlerce kalma istegi uyandiran, kocaman yesil bir park. Ben de gittigimde genelde iki saat falan kaliyorum. Bu yazida kullandigim fotograflar son gidisimde cektiklerim.

Dedigim gibi, mezarligin sakinleri tanidik bildik kisiler. Ornegin giriste hemen sagda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'in birlikte yattigi mezarlari en cok ziyaret edilenlerden. Gelenler hep kendilerinden bir sey birakmislar. Kimi yazarlarin kitaplarindan notlar aldigi not defterini, not kagitlarini birakmis kimi Paris'e geldigi tren biletini. Kimi metro biletini birakmis kimi Paris'ten aldigi telefon kartini. Benim dikkatimi hemen sagdaki kitap cekti. "Aaa kitabin baskisi Can Yayinlari'na ne kadar benziyor... ne alakasi var? Primavera, senin Tr'ye gitme zamanin gelmis" derken Jean Paul Sartre'in Sozukler kitabi oldugunu gordum yaklasinca.



Kitabi gorunce biraz kafam karisti. Kitabi birakan kisi icin bu kitabin cok onemli ve anlamli oldugunu varsayiyorum. Yoksa neden Tr'den Paris'e kadar kitabi getirip yazarin mezarinda biraksin. Bu, planlama gerektiren bir davranis. Bunu yapan kisi bunu amac edinmis yani. Benim icin anlami cok buyuk olan kitaplari dusunuyorum. O kitaplar benim icin kutsal. Donup donup okumaktan keyif aldigim kitaplar. Sadece belli kisilere odunc verdigim, korudugum kitaplarim. Sanirim cogumuz icin de bu boyledir. Kitapligimda bir kitabin birkac kopyasi olabilir, ama bende bu duyguyu uyandiran kitabin benim okudugum kopyasi. Diger kopyalarin nedense kitapliktaki diger kitaplardan farki yoktur. Onlar kaybolabilir :P Acikcasi ben bu tur kitaplarimdan ayrilmak istemem. Onu yazan kisinin mezarina da birakmam. Illa birakacaksam gider yenisini alir onu birakirim, ama o zaman da biraktigim piril piril kopya benim okudugum, beni donusturen kopya olmaz. Yani davranis amacina ulasmaz. Peki bu kitabi Sartre'in mezarina birakan kisi, bunu neden yapmis olabilir, daha onemlisi kitabindan nasil ayrildi? "Isin gucun mu yok Primavera? Bak tezim bitmedi diyorsun. Otur onla ugras" diyebilirsiniz, ama ben arada bir hala bu sorulari dusunuyorum. Bu blogu okuyan 3-5 kisi, eger "Sozcukler'i Sarte'in mezarina biraktim" diye anlatan biriyle karsilasirsaniz, lutfen kendisine bunu neden yaptigini sorun :)

Sunu da kabul etmek lazim ki herkesin sevdigi eserin sahibiyle bag kurma sekli farklidir. Ben kitaplarimi kutsal hazine gibi saklamak isterken bir baskasi yazarina geri hediye etmeyi secebilir.

Mezarliktaki eserler turlu turlu. Ornegin bu metal heykel anne ve cocugunu resmediyor.



Peki ya bu dodo kusu neden?



Asagidaki baligin bir yonunde kadin gogusleri var, diger yonu normal balik. Duz olan tarafinda soyle yaziyor:

"il fait son choix d'anchois et
dîne d'une sardine" Berdal



Yani

"he makes his choice for anchovy
and eats a sardine for dinner"

Fransiz is arkadasima sordugumda bunun siir ya da deyis olmadigini, aksine cok anlamsiz oldugunu, muhtemelen kafiye icin boyle bir sey yazildigini soyledi. Choix (suva)-anchois (ansuva) ve dîne (din)-sardine(sardin) kafiyeleri.

Ben okudugumda, insanin yapmak istedikleri ve yapmak zorunda olduklari arasindaki farka gonderme oldugunu dusunmustum. Acikcasi bu siirin kendisine yazildigi kisi icin uzuldum. Insanin agzinda bu aci tatla olmesi cok zor diye dusunuyorum. Umarim bu kisi oyle pismanliklarla olmemistir.

Siz ne dusunuyorsunuz? Fransiz arkadasimin yorumu mu mantikli, benimki mi?

Kaybettigi esine askini gorkemli Eros ve Psyke heykeliyle ifade eden de var.



Beni en cok etkileyen heykellerden biri ise asagidaki.



Askla kocasinin saclarini oksayan kadin artik yok. Kocasi, karisinin parmaklarinin gezindigi saclarinin kivrimlarina her elini attiginda yureginde fiziksel (gercek) bir aci ve icinde buyuk bir ozlem hissediyor. Bunu cok yalin bir sekilde dile getirmis:

"Tu es la plus belle de ma vie
I miss you so much for ever and ever..."


*You are the most beautiful of my life.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Imrenme

Groningen'de bi raki ortamlaridir gidiyor... imreniyorum yahu. insanin cani istiyor. burnuna burnuna kokuyor resmen. hadi aldin, ettin, kiminle iceceksin? hani bazisi rakiyi efkarindan icer, ben hic oyle efkardan raki icemem. neseden, muhabbetten icerim. eh hal oyle olunca da ancak esle-dostla iciliyor raki, ki benim burdaki "fransiz" es-dost hic bu ise yanasacak tipler degil...

neyse. groningen'de raki masalarinin bereketi bol, muhabbetiniz senlikli olsun. gittigi yerde gul bitsin, dalinda bulbul otsun.*


* Vesikali yarim'den

9 Kasım 2011 Çarşamba

Nicin baktin bana oyle?




"Bir yerlerden bir gozun beni seyrettigi duygusuna kapildigimda once pek telaslanmadim.

.....

Beni gozetledigini sezdigim sey, belli belirsiz bir hayaldi, onem vermek istemedim. Ama bekci duduklerinden ve uzak mahallelerde uluyarak birbirlerine saldiran kopek surulerinden baska hicbir seyin isitilmedigi uzun sessizliklerde bu gozetlenme duygusu agir agir yukselerek oyle yogunlasti ki, bir sure sonra, yokmus gibi davranarak bu bogucu baskidan kurtulamayacagimi anladim.

Her seyi goren ve her yerde beni bulan bir goz, artik hic saklanmadan gozetliyordu beni! Hayir, uydurdugum hikayelerin kahramanlariyla hicbir ilgisi yoktu; onlar gibi korkutucu, cirkin ya da gulunc degildi; yabanci ve soguk da degildi; hatta, evet, tanidik bir seydi: goz beni taniyordu, ben de onu. Uzun zamandir birbirimizden haberliydik, ama birbirimizin bu kadar acikca farkina varmamiz icin, o geceyarisi hissettigim o ozel duygu, yurumekte oldugum o ozel sokak ve o sokaktaki goruntunun siddeti gerekmisti."

Orhan Pamuk, Goz, Kara Kitap.

Foto: Varsova'da siradan bir bina.

8 Kasım 2011 Salı

Varsova

Bir ay once iki gunluk bir toplanti icin Varsova’ya gittim. Polonyalilarin kendileri genelde Varsova’nin guzel olmadigini, Krakov’un daha guzel oldugunu soyluyorlar. Krakov’u gormedim, ama Varsova’nin cok da guzel bir sehir olmadigini anlamamak icin insanin gozleri kapali gezmesi gerek…

Mimari cok seyi degitiriyor galiba. Varsova’nin gorunumu her seyden biraz barindiriyor. Sonucta Polonya Kralligi’nin en onemli sehirlerinden birinden bahsediyoruz. Tarihi zengin, siyasi onemi yuksek, ihtisamli…imis, 2. dunya savasinda yikilana kadar. Tabir-i caizse tas tas ustunde kalmayincaya dek yikilmis Alman bombardimanlarinda. Sonra komunist rejimin ulkenin ustune coreklenmesiyle birlikte savas sonrasi yeniden yapilanma tabii ki de komunist etkisinde olmus. Komunist binalar ya cok sikici, insanin icini karartan ve asik suratli oluyorlar ya da komunizmin gucunu cumle aleme duyurmak icin heybetli, gereksiz yere goterisli, ama illa ki insanda “evet, gucluler” hissi uyandiran cinsten oluyor. Sunun bir ortasini bulsalarmis belki de komunizmin sonu bu kadar cabuk gelmezmis (mimariden siyaset ve ekonomi tarihi analizleri yapan bos insana bagladim). Krallik donemi ve komunizmden sonra 90lar sonrasi yeniden kurulmaya calisilan Varsova donemi baslamis. Kapitalizmin karga tulumba, salyalarini sacarak girdigi cogu dogu blogu baskenti gibi Varsova’da da yuksek binalar, alisveris merkezleri, plazalar cirkin cirkin yukselmeye baslamis, bu defa zenginligin ve “gelisimin” simgesi olarak. Iste sehre yaklasirken boyle bir goruntu karsiliyor insani: krallik doneminden kalma gorunumlu binalar, komunist binalar ve plazalar. Cirkin.

Hangi rehberi acsaniz, nereye baksaniz ayni sey “Bu bina eskiden bilmem neydi, ama 2. Dunya Savasi’nda yikildi. Sonra yeniden yapildi”. Cok garip bir his. Baktigin sey aslinda dortyuz yildir orada duruyor, ama sadece 40 yil once yapilmis. Ajda Pekkan gibi :) Saka bir yana, insanda garip bir his uyandiriyor. Birincisi, boyle bir yikimin nasil olabilecegini soruyorsunuz. Yasayan disinda kimsenin aklinin almayacagi bir sey. Ikincisi, sahte gibi geliyor. Piril piril parliyor her sey. Boyle bir bos yani. Ben ki tarih-arkeoloji islerine gonul vermisimdir, sikinti basti resmen. Bu uzun girizgahtan sonra kayda deger gordugum birkac seyden bahsedeyim (bin bilmem kac yillik sehri omlet yapan insana bagladim bu defa da).

Polonya cok katolik bir ulke. Komunizm “din yok, aq” dedikce daha da bir imana gelmisler, her baski rejiminin yasakladigi seyin daha cok ayagina dolanmasi gibi. Bir onceki papa Polonyaliymis. Papa 2. Jan Pol. Hani Mehmet Ali Agca’nin 1981’de suikast girisiminde bulundugu papa. Polonyalilar ulkelerinden papa cikmis olmasindan dolayi cok gurur duyuyorlar sanirim ki kendisinin portresi, afisi her yerde. Her kose basinda, her kilise cephesinde, her dukkanda, bilhassa turistlik hediye dukkanlarinda, duty free’de surekli bir Jan Pol gordukten sonra bana afakanlar basti tabii ki de. Gruptaki tek musluman olarak da cok rahatsiz oldum, hakir goruldum, bu Avrupalilari Allah bildigi gibi yapsin… diyecegimi saniyorsaniz beni tanimiyorsunuz :) Ama bu blogu sadece beni taniyanlar okuduguna gore demek ki demiyorsunuz :) Saka bir yana kilise gercekten cok guclu Polonya’da. Kararlara mudahale gucune sahip.

Polonya yargitay mahkemesinin Varsova’da guzelce bir binasi var. Bina 1996-1999 arasi yapilmis ve komunizm sonrasi “modernlik yarisinda artik kimse onumuzu alamaz” dalgasindan nasibini almis. Binanin girisi olarak tasarlanan kisimda karyatit sutunlar tasima unsuru olarak kullanilmis. Cok guzel, heybetli duruyorlar. Bilen goz, hemen fotografta bir seyi fark edecektir. Atinali karyatitler ciplakken Varsovali karyatitler giyinik. Herhalde mimarlar yargitay onunde de ciplak kadin heykeli dustursuzluk olur deyip bi oto-sansur uygulamislar. Yalniz bu ulemaya kafi gelmemis. Bu bina onemli bir kilisenin yolu ustunde. Yani o kilisenin rahipleri ise gidip gelirken bu karyatitleri goruyorlar. Polonya merkez kilisesi papazi (Polonya ark bisopu galiba bu) ya da iste benzer derecede onemli kisilerden olusan kurul binaya destur vermemis. Memleketin en yuksek mahkemesinin onune boylu boyunca kadin heykelleri diktiginiz yetmiyormus gibi bir de abdestimizi mi bozacaksiniz demisler. Kilisenin ve tutucularin elestrileri baskin cikmis ve binanin giris kismi degitirilmis. Giris, normalde arka taraf olarak planlanan cirkin cirkin sutunlarin dikildigi kisima tasinmis ve onune bence cok cirkin olan Guven Park’takine benzer savas sahnesi heykeli yapilmis. Karyatitlerin tasidigi orjinal giris de havuzlu mavuzlu, sulu sepelek bir seye donusturulmus. Binyillardir yuklerini baslarinin ustunde tasiyan karyatitlerin cilesi gene bitmemis yani…



Varsova’nin cileden nasibini alan bir diger yeri de unlu Varsova gettosu. Ikinci dunya savasi basladiginda Varsova nufusunun %30’undan fazlasi yahudiymis. Varsova gettosu yaklasik 400.000 kisiyle Avrupa’daki en buyuk gettoymus. Hitler'in yahudi soykirimina hemen savasin baslamasiyla baslamadigini belgesellerden ogrendik cok sukur. Basta kendilerine hayati zindan etmek, gettolara kapatmak, kamplara gondermek, hapse atmak gibi seyler yapiyormus. Sonradan, sanirim savasin ucuncu yilindan sonra kamplardaki yahudileri sistematik olarak oldurmeye baslamis. Savasin sonuna dogru da kaybetmenin hirsiyla iyice cigrindan cikmis yontemler kullanmis. Varsova gettosunda da 1942’ye kadar olum kamplarina gondermeler yasanmamis, ama sonrasinda da onunu alamamislar. 1943 yilinda getto baskaldirisi yasanmis. Yaklasik uc ay suren baskaldiri boyunca gettoda yasayan yahudiler, nazi askerlerine direnis gostermisler, ki askerler boyle bir direnisi hic beklemiyorlarmis. Tabii ki hikaye yahudiler icin mutlu sonla bitmemis. Almanlar getonun duvarlarini, yani bir nevi gettoyu yikarak bu isi kokunden halletmisler. Bugun, gettoyu cevreleyen duvarlarin gectigi yere Varsova buyuksehir belediyesi “1940-1943 Getto Duvari” yazan pirinc plaka yerlestirmis. Sehrin kaldirimlarinda, getto siniri boyunca kesintisiz devam ediyor bu hat. Yirmi santim kalinliginda bir duvarin ayirdigi dunyalar icin ise ayni seyi soyleyemiyoruz. Duvarin otesi olum, berisi yasam. Beride kalanlar, ayni zamanda geride kalanlar.



Bu duvarin gectigi yeri cok aradik gece yolda yururken cunku toplantiya birlikte gittigimiz is arkadaslarimdan birinin partnerinin ailesi Varsova gettosundan gelmeymis. Ordan Paris’e kacmislar. Calisip didinip para biriktirip her sene bir kardeslerini daha Paris’e kacirmislar. Bu isler sirayla oldugundan en buyuk kardesten en kucuge dogru gidiyorlarmis. En kucuk kardesleri, onlar parayi denklestirip kardeslerini kaciramadan toplama kampina gonderilmis. Bunun uzerine daha da soz soylemeyi gereksiz buluyorum.

Adini hatirlamadigim bir kilise-okul aklimda kaldi bir de. Dini bir okul. Manastir gibi ama daha siki bir yer. Tabii ki de varlikli ailelerin kizlari icin. Kizlar bu okula ergenlik doneminde girip bir daha cikmiyorlarmis. Cikmiyorlarmis derken kelimenin gercek anlamiyla binadan cikmiyorlarmis, cunku bu kilise-okulun kati kapalilik kurali varmis. Dis dunyadan olan ihtiyaclari idare tarafindan karsilaniyormus. Kizlar ise omurlerini din ve egitim ile geciriyorlarmis. Aktarilmayan bilginin kime ne hayri oldugu konusunu simdilik bir tarafa birakalim, cunku bu okulda beni benden alan asil sey istisnai durum diye anlatilan sey. Bu okul o kati kapalilik kuralini yikip kapilarini toplamda iki kere, resmi olarak bir kere acmis. Resmi olmayani getto direnisi isyani sirasinda. O donem rahibeler sivil halka yemek vermis, hemsirelik yapmis. Sonra tekrar kapatmislar kapilari. Resmi olan ikincisi ise 1944 yilinda. Hitler yendildigini anlayip de isgal ettigi yerlerden geri cekilirken geride kelimenin gercek anlamiyla yangin yeri birakma emri verdiginden, askerler, hem onlerine geleni oldurmeye hem de her seyi yikmaya baslamislar. Iste bu donemde bu kilisenin yuregi sevgi dolu (!) rahip ve rahibeleri kiliseyi yaralilarin tedavisi icin acmislar kapilari… Savas 1939 eylulunde basliyor, sen savasin sonuna, 1944 agustosuna kadar sanki hayat normal devam ediyormus gibi egitim-ogretim, dua-ayin devam ediyorsun hayatina. Nasil bir Allah aski arkadas seninki! Dunya savasi koparken kapali kapilar ardinda ucyuz yillik geleneklerini surdurmek nasil bir sey? Bunun nasil mumkun oldugunu acikcasi anlayamiyorum.

Bir de Marie Curie'nin dogup buyudugu evi gorduk. Pek sirin masallah. Yalniz o evin Marie Curie'ye ait oldugunu anlamak icin kapinin ustune konmus A4 buyuklugundeki levhayi gormek gerekiyor... Papa'nin resmi her yerde bayrak gibi dalgalansin, iki dalda birden nobel odulu alan ilk bilimcinin adini kapi zillerinde ara!!! Cok fena cifte standart yapmissin Varsova!

Iste Varsova boyle gecti. Son olarak turistik bilgi baglaminda iste sehrin ortasindan nehir geciyor. Vistul nehri. Bir de bir suru saray var ama ben onlari gormedim. Sanirim Varsova’ya dair soyleyeceklerim bitti.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Buyuk sehir styla

Gebze-Ankara-Groningen-Paris. Hayatimi kronolojik sirayla bu sehirlerde gecirdim. Bir kucuk, bir buyuk, bir kucuk, bir buyuk sehir olmus. Buyuk sehirde yasamanin kucuk sehirde yasamaktan farki ne deseler cevabim cok net: anti-perspirant ve gunluk ped.

Bu iki fark hayat tarzina iliskin pek cok seyi kapsiyor aslinda. Pek cok seyin sonucu desem daha dogru olacak herhalde. Kosturmaca, trafik, zaman kaybi, kendine ayiracak zamanin olmamasi, uzun calisma saatleri, daralan kisiel alan...

Tam iki bucuk sene once alip sadece bir kere kullandigim anti-perspirantim Paris'e tasindigimdan beri kullandigim icin bitmeye yaklasti. Doktor tavsiyesiyle bir suredir kullanmadigim gunluk ped evde, ofiste, cantada, her yerde. Sabah kahvesini dus alirken icmek ve metroda makyaj yapmayi saymiyorum bak, cunku onlarin muadili yok. Insanlik disi kosullar onlar, ama benim her gunumun gercegi. Bir gun ya kahveyi ustume dokucem ya da goz kalemiyle gozumu cikaricam, o olacak!

30 Ekim 2011 Pazar

Dans pisti

Dans pisti cok enteresan bir yerdir. Muzik basladiginda ilk etapta ortayas ustu, ama henuz yasli olmayan, teyzeler dans etmeye baslar. Deli cesareti. Onlara gene ortayas ustu, ama yasli olmayan amcalar eslik eder. O teyzeler ve amcalar kendilerini muazzam hissederler. Herkes onlara bakar. Pistte baskasi yoktur. Ortamin krali onlardirlar. O arada illa ki kendini kaybetmiscesine, tek basina dans eden biri daha cikar. Kadin ya da erkek olmasi onemli degil. Bu kisi hep yalnizdir ve kokain extacy cakmis gibi acayip enerjik dans eder. Alkolun kana karismasiyla birlikte daha genc ve daha akli selim olan kizlar ve oglanlar da dans etmeye baslar. O noktada ortamdaki guc dengesi degisir.

Dans eden genc kizla dirsek mesafesine geldikten sonra pisti ilk terk eden ortayas ustu ama yasli olmayan teyze olur. Ortayas ustu ama yasli olmayan teyze sanirim o noktada "Nerden cikti bu citirlar? Ben ne guzel kralice gibi dans ediyordum. Allah belani versin, yelloz!" diye bi gerilir. Zira artik kralice degildir. Gozler onda degildir. Aksine dans eden gencecik citirlarin icinde dans eden yasli bir teyzedir artik. Bu duygu hos olmasa gerek. Iste teyze pisti boyle terk eder.

Sonra kendini kaybetmiscesine dans eden kisi gider. Insanlar halim selim dans ederken onun hareketleri goze batar ve kimse ona ayak uydurmaya niyetli degildir. Extacy kafasi "Sizin ruhunuz olmus!" diye bi sinir olup gider. Arada donusler yapar, ama hicbir geri donusu kalici olmaz.

Ortayas ustu ama yasli olmayan amca hic kendini bu islerle uzmez. O ince ince bir kosede dans etmeye devam eder. Arada bir yanindaki yoresindeki kizlara pas atar, ama tabii ki de ger pas almaz. Kendi halinde dansina devam eder. Pistten giderse de bu gerginlikten degil cani sikildigi ya da yoruldugu icindir.

Butun bu dans furyasi baslamadan once bos olan barin onu, artik dolmustur: ortayas ustu ama yasli olmayan amcalar ve teyzeler ile extacy kafasinda dans eden abiler ve ablalar orda bira-sigara icip muhabbet etmektedirler. Ortamin ve gecenin formati degismistir.

Bu boyledir.

Groningen'de Sphigel'deki kirmizi-siyah damali pantolonlu amcayi ve kisa etekli sarisin teyzeyi hatirlayalim. Iste o evrensel bir olguymus. Dun aksam bunu gordum.

Hayatim boyunca ortayas ustu ama yasli olmayan teyzenin dirsek temasina gecti mi ortamdan kactigi genc hatun olarak kalmayacagimi biliyorum. Maksimum birkac sene daha ekmek yerim bundan. Sonra artik para etmez. Benim tek temennim ortayas ustu ama yasli olmayan dans eden teyze olmamak. Yalebbi isallah dinimiz amin!

29 Ekim 2011 Cumartesi

ozet gececegim

Bir suredir yazamadim. Ama yazmak da istiyorum. O yuzden ozet gececegim.

1. Yasayan peynir yedim

Evet, bildiginiz yasayan peynir yedim. Fransiz peyniri bizim damak tadimiz icin agir. Ama rahmetli danismanim beni ve B.yi oyle bir cekti ki sarap-peynir dunyasina, simdi peynir secer olduk :) Buraya geldigimden beri de Groningen'de olmayan turleri degisik degisik deniyorum. Gecen cuma da yasayan cinsinden yedim. Piyasada bulunabilecek resmi bir peynir turu degil. Is yerinden bir arkadas memleketinden getirmisti. Tomme d'auvergne. Tomme peynir cinsi. Auvergne bolgenin adi.

Tomme d'auvergne'in ustunde kucuk kucuk orumcekcikler var. Evet, dogru okudunuz. Ben once kuf sandim. Ama rokfor cinsi degil. Ustelik kipir kipir da hereket ediyor! Bildigin yuruyor hayvan! Araknea familyasindan kucuk bir hayvancikmis kendisi. Peynirin tadi acayip guzeldi ama :) Kirmizi sarapla yedik. Isterdim ki T. ve B.yle bizim evde yapalim bunu...

Auvergne, Fransa'da en guzel kuflu peynirlerin yapildigi yermis, cunku burda bir suru magara varmis. Kuflu peynir de magarada yapiliyormus. Daha dogrusu peynir yapilip magaranin derinliklerine birakiliyormus nemden kuflensin diye. Tomme d'auvergne de oyle bir sey. Bildigin peyniri yapip, disini komple tuzla kapliyorlarmis, ki buraya kadar siradan tomme. Sonra, peyniri bu kucuk orumceklerle birlikte magaraya birakiyorlarmis ki orumcekler calissin, islerini yapsinlar. Sonuc muazzam. Hakikaten tadi cok guzeldi. Peynirden kestiginiz parcanin ustundeki orumcekciklerin buyuk bir kismini bicakla siyirip kaba geri koyuyorsunuz ki bir sonraki peynir yapiminda taze peynirle birlikte magaraya gidip calissinlar gene. Orumcek ziyan etmek yok yani. Ya yenecek ya da tabaga geri konacak.

Bu agir, keskin, kokulu keci ve inek peynirlerine bu kadar alistiktan sonra beyaz peynir beni kesmeyecek galiba artik. Gorecegiz...

2. Okuyup uflemede din sorunsali

Buraya daha once de yazip cizdigim gibi patronumdan hic haz etmiyorum. Kendisi ayni zamanda doktora danismanim da oldugu icin kapiyi vurup cikamiyorum da. Annemler de uzuluyor halime. Bir yandan bununla ugrasacagina tezini bitirip adam gibi is bulsaydin diyorlar, ki artik kendilerine hak veriyorum. Diger yandan olmusla olmuse care olmadigindan bana destek olmaya calisiyorlar. Annemin son onerisi sabahlari ise gidince bi ayet-el kursi okuyup patrona dogru uflemem...

Dini inanclari cok koklu olmasa da ayet-el kursi ile arasinda enteresan bir gonul bagi olan bir annenin kiziyim. Nasil ki yazin tatile giderken bepanthene illa ki cantaya atilir, cunku dusene, guneste yanana, sivrisinek isirigini kasiyip yara yapana vs. birebirdir bepanthene, bizim ayet-el kursi de oyle bir sey. Basimiz sikistiginda, dara dustugumuzde illa ki okunacak o. Bir de cok muhim bir sey varsa yedi kere okunacak. Mesela OSS'den onceki gece 7 kere ayet-el kursi okumus bi insanim :) Ilk ucaga bindigimde de yedilemistim ama artik duz ayak biniyorum. Neyse. Iste annemin onerisi ayet-el kursi okuyup P.ye karsi uflemem ki bana zarari dokunmasin.

Bu noktada soyle bi sorunla karsi karsiyayiz: P. katolik. Sonucta Fransa'dayiz. Dort bir yan buram buram katolik. Bizim P. de oyle. Klasik bati avrupa modeli: ibadet etmiyorum, kiliseye gitmiyorum ama icinde buyudum. Benim musluman olmam gibi. Neyse. Simdi bu durumda benim ayet-el kursi P.ye isliyor mu, yoksa katolik oldugu icin saylanmiyor mu? Bilemedim. Belki de vampire sarimsakla yaklasmak gibi: ben P.ye ayet-el kursi okuyup ufleyince P. sarmisak ya da hac gormus vampir gibi gotum gotum kacacak? Hakikaten bilemiyorum. Anneme soyledim. O da madem oyle, kendine ufle dedi :) Yani o ayet-el kursi okunacak, o nefes uflenecek, ona olmazsa kendine :) Bakalim, deneyecegim. P.ye karsi haci-hoca islerinden medet umar hale geldim. Allahim bu hallere dusecek kiz miydim ben?

Tee yillar once, master yaparken, bir arkadasim benim ODTU'yu 3 senede bitirmeme istinaden "Hizli kosan atin boku seyrek olur" demisti. That's exactly how my academic career turned out to be. Bilge bi insanmis kendisi.

Daha yazacaklarim var, ama yemek yiyip cikmam lazim. O yuzden bu yaziyi burada bitiriyoruz.

In a nutshell, ustunde hayvanciklar yasayan peynire rastlarsaniz yemekten cekinmeyin, ama cok gozunuz korkarsa bi ayet-el kursi okuyup ufleyin :)

16 Ekim 2011 Pazar

En retard

Guzel turkcemizin Fransizca'dan asortladigi bir diger sozcuk: rotar. Benim hayatimda su an rotarda.

Eylulde vermeyi umdugum tez (bknz. optimisim bias) temmuz ayini komple ev aramakla gecirdigim icin ertelendi. Yeni patronum tabir-i cazise bitch. Kendisi ayni zamanda doktora danismanim olmasina ragmen doktorami zerre kadar zikine sallamiyor. Ozel sirket ve postane mantigi arasinda gidip gelen kafasiyla yonettigi arastirma labinda insanlarin calisma motivasyonu, arastirma yapmaktan alinan icsel doyum degil de aksam eve gidecek olmanin huzuru. Is yerindeki tukenmislik sendromunun ustune bir de toplu tasimada gecen gidis-donus 2,5 saatin yorgunlugunu ekle. Hal boyle olunca benim tez gene kaldi. Eylul olmadi. Hadi ekim olsun dedim. Ne de olsa bu isler buyuk Turk dusunurun de dedigi gibi : verirsen ekime, vermezsen... Gene kaldi. Kasimda asil danismanim Sili'ye gidiyor. Kongre icin o kadar yol gitmisken de haliyle 6 hafta, yani yilbasina kadar kaliyor. Bir kere ertelendi. Inanamadim. Ikinci kere ertelendi. Artik daha ertelenmez dedim. Ucuncu kere ertelendi. Kasim olsun, danisman gitmeden verelim dedim. Gene ertelendi. Gunde 2 saat calismayla tez yazilamayacagi ve artik gercekci olmak gerektigi icin Sili donusune biraktik.

Bu arada patron beni calismamakla itham ediyor. Fransizca arastirma yaparsak ne kadar otonom olabilirim ki? Olmam tabii ki. Ama o bunu dusunmuyor. Dedim ya ozel sirket kafasi diye. Toplam urune bakiyor. Uzatmayacak kontrati. Paris, au revoir!

Bu arada ben aylardir tezle cebellestigim icin erteledigim seyleri fark ediyorum. Misal afili filintalarin blogunda bi oyku dizisi var. Ula ile sevgilisi. Ilk ikisini okumustum. Simdi 8 mi ne oldu. Guya tez bitecek de onu okuyacagim. Sonra, her ayin ilk pazari Paris'te muzelerin cogu ucretsiz. Burada muzeler pahali oldugundan ve ben artik ogrenci olmadigimdan gayet guzel bir firsat. Lakin ben pazar gunleri calistigim icin evdeyim. Guya tez bitecek de pazar gunu bedava muzeye gidecegim. Birak bedavasini paralisina bile sadece bir kere gidebildim! Festivaldi oydu buydu oldu bitti gitti. Ben onlara da tez bitince gidecegim. Yaz geldi gecti, parklar civil civil. Bazi gunler gittim birkac saat oturdum ama kafamda hep tez. Iki ay once basladigim kitap hala yatagin kenarinda (Max Frisch'in benlik karmasasini en guzel isledigi kitabini tez yzarken okumak hic de akil kari degilmis). Film arsivimden sadece bir film izledim geldigimden beri. Izledigim filmleri izlemek, kafami daha az yordugundan (bknz. mental workload) nadiren film izlersem de eskileri izlemeye devam ediyorum. Bir kere bile sinemaya gitmedim. Herkesler bir midnight in paris modunda. Ben filmi gormeden gosterimden kalkti. Kizilirmak sinemasi vardi Ankara'da. Eski filmleri, gosterimden kalkmis filmleri ya da populer olmadigi icin gosterimde kisa kalmis filmleri gosterirlerdi. Oyle bi sinema bulup izlerim artik bi ara. Hatta Kizilirmak duruyor olsa orda izlerdim. Ama kapandi. Baska bir sinema aldi galiba orayi. Tam da hatirlamiyorum. Guzel bir Dali sergisi kacirdim. Simdi Picasso var. Bunu kacirmamayi umuyorum. Normalde 500 euro olan fransizca derslerinin 150 euroluk versiyonuna secildigim halde tezle ugrasiyorum diye kayit yaptirmadim. Baharda tekrar denerim sinavi dedim. Yani iste boyle boyle bir suru seyi tezle ugrasmak ya da tez dusuncesinin kafami fazlasiyla mesgul etmesi sebebiyle erteledim. Simdi queen of the bitch patronum kontratimi uzatmayinca tasi taragi toplayip ayrilacagim paris'ten. Alti ay paris'te kalip tezle ugrasip tasinmis olacagim. Bi mutsuzluk hasil tabii ki.

Tez kabak tadi verdi. Askerlik gibi oldu. Bitmyior. Gun sayiyorsun bitmiyor. Hollanda sisteminde millet makalelerini doktorasini yaparken yaziyor cunku Amerika'daki gibi yogun T.A.lik gorevi ve dersler yok. Ben doktoramin 1,5 senesini danismanimin vefatindan sonra isleri yoluna koymaya calisarak gecirdim. Iki gun once Varsova'da bi toplantidaydim. Ingiltere'den biriyle konusuyorduk. Bir arkadasinin danismani olmus doktoranin ortasinda. Adam bir sure yeni danismanla devam etmeye calismis. Ama olmamis. Birakmis. Zira benim Tr'deki master danismanim da "Ben birakacagini dusunmustum. Danisman oldukten sonra doktora cok zor." demisti. Bir yandan sirf devam etmis olmam, makale basmam, tezi de gec de olsa vermem bile taktire sayan diye dusunuyorum. Diger yandan, alanin gurusu haline gelmis olan rahmetli danismanim yasasaydi onumde acilacak firsatlari dusunmekten kendimi alamiyorum. Insan dogasi iste.

Bugun gene pazar. Ben gene evdeyim. Ama bu hafta iki arkadasla "how to become a prisian in one hour" diye bir gosteriye gidecegim. Memlekette expat cok oldugundan mini cakal abinin biri parislilerin, yabancilar tarafindan hoslanilmayan, tuhaf karsilanan ya da anlam verilemeyen yonleriyle dalga gecen bir gosteri hazirlamis ingilizce. Gosteriyi izlerken biz yabancilar, parislilerin gercekten de algiladigimiz gibi insanlar olduklarina ikna olup (bknz. self-fulfilling prophecy) baskalarinin da bizim gibi dusundugunu gorup (bknz. false consensus bias) onyargilarimizla mutlu mesut yasamaya devam edecegiz.

Semsiye acilmis coktan. Bari kalan iki ayimi biraz daha rahat gecireyim diyorum. Dort sene Hollanda'da, protestan etigin gobeginde kaldim. Ama Hollanda'nin bilimini ve teknolojisini alip kulturunu almadim. Hic protestan etik kafasina gelemedim :) Dort aydir Fransa'dayim. Bilimine de teknolojisine de cok gicigim. Ama katolik rehaveti pek guzel geldi :) "En kotu ihtimalle gider papaza gunah cikaririm" kafasi bambaska :) Buyuk Ispanyol dusunurun de dedigi gibi: Mañana, mañana*.

* Yarin, yarin.

29 Eylül 2011 Perşembe

Bi yaziyi silicem

Vallahi de silicem, ama bir kere yazmam gerekiyor. Cok kizginim. Hatta ofkeliyim bile denebilir.

Son gunlerde bir oturma izni krizidir gidiyor bizim burda. Zira haftaya ulkeden cikicam ama oturma iznim yok. Halbuse teee 18 agustosta surecin isledigine dair mettup aldimdi. Bugun, oturma iznim icin girmem gereken saglik kontrolune davet mektubunun tam bir ay once bana (daha dogrusu calistigim kuruma. sistem boyle.) postalandigini (29 agu) ve bana 9 eylule randevu verildigini ogrendim. Bunu, isyerinde benim oturma izni prosedurumu takip eden kisiye soyledigimde kadinin ve sorumlu baska bir adamin bu mektubu kaybetmis oldugunu da ogrendim. Ben oturma izni basvurusu ile ilgili adres degisikligi yaptigimda "bu ne ciddiyetsizlik. olur mu boyle sey? adres de degisir mi zirt pirt" vs diye telefonda bana bagirip telefonu yuzume kapatan kadi, kendi yedigi bok ortaya cikinca "Tabii artik bunun icin cok gec. Yeni randevu almaya bakalim" diyerek beni benden aldi!!! Sonra yeni randevu alip tam 2 saat yol giderek Satory denen allahin belasi yere gittim. Isyerine varinca ogrendim ki lanet saglik kontrolu icin 340 euroluk bilmem ne pulu akmam gerekiyormus ve kurum bunu geri odemiyormus. Bu arada bankanin oturma iznim olmadigi icin bana verdigi haftalik nakit kullanimi 300 euro. Oturma izni almak icin girmem gereken saglik kontrolunun bedeli 340 euro. That's French for you.

Isyerinden bir arkadasim Versailles'a gidiyordu. Atladim. Alti dukkan dolastiktan sonra bulduk bu toplamda 340 euro eden pullari! Isyerine geri donunce patronumdan azar isittim. Birincisi, saglik kontrolu, oturma izni basvurusu gibi seylere zaman harcadigim icin! Ikincisi, Fransizca konusmadigim icin Fransizca yaptigimiz arastirma yavas gittigi icin. Ucuncusu, her gunun sonunda ogretmene rapor veren sinif baskani gibi "ben bugun bunu yaptim" diye mail gondermedigim icin. Ve kendisi en sonunda "It is very difficult to work with you. Maybe it was a mistake. I am not sure if I want to work with you" dedi. Bir sey demedim. Sen istedigin kadar emin olma Asuman, ben seninle calismak istemedigimden eminim!

Cennetten cikma is arkadasim gelip "Iyi misin?" diye sordugunda isyerinde dedikodu yapmama prensibime bagli kalmaya devam ediyordum ki Asuman zaten benden once gitmis bunla konusmus. Hani mahallede arkadasinla kavga edersin. Sonra da ortak arkadasiniza gidip hemen anlatirsin ki once senden duysun, senin dedigine inansin. Hah iste aynen o tavir. Ben de cok abartmadan sadece ben bunu hak etmedim. bu islere zaman harcamam keyfimden degil, prosedur bu ve benden baska kimse yapmiyor. Arastirma da yavas gidiyor cunku ankette ne degisiklik yapsam mail atiyorum. O ceviriyor. Ben bir daha okuyorum vs. Fransizca calisma yapmak icin Fransizca konusmayan birini almak stratejik hata, dedim kapattim. Yoksa o isin sonu gelmez. O da bana her gunun sonunda maille ilgili taktik verdi. Ivir zivir, tiri viri da olsa gunun sonunda mail atinca kari bi orgazm oluyormus. Yoksa calismiyorsun saniyormus. Bu kadar aptalca bir dusunme sistemi gormedim! Kamyona koli mi yukluyorsuz da gunun sonunda yekun vericez amk! Arastirma yapiyoruz lan!

Bir de gene bu peygamber soyundan gelme insan "She is like that. She is moody sometimes. Sometimes is just like that" dedi. Var mi arkadas boyle bir sey? Abla menopoza giriyor, orgazm olamiyor, oglu sinavdan kalmis, evinin onunde yol yapim calismasi varmis vs. diye biz labda 20 kisi papara mi yiycez amk! Ne bicim is arkadas bu! Allah misin lan?!

Yolda gelirken bisikletle trafikte olmayacak hatalar yaptim. Iki kere kendimi akan arabalarin ortasinda, uc kere de donen aracla burun buruna buldum. Kafam nerdeyse artik. Calismam lazim. Kahve icmek istiyorum. Kahve makinasi bozuk. Sex & the City'i izlemek istiyorum. Bir turlu inmiyor. Sabah 7'de kalkip saglik kontrolune gitmem lazim. Ben yaziyi yazarken Sex & the City inmis, kaplumbaga hizi ile. Saat 10 oldu bile. Calismaya baslamadim daha.

Bugun olanlarin ozeti bu. Yaziyorum. Silicem. Silicem ki belki hayatimdan da silinir gider bugun.

Fransizlarin ulkelerine de, burokrasilerine de, dillerine de, kendilerine guven saglamak icin tek araclari sahip olduklari gucu kotuye kullanmak olan dengesiz karilarina da "Allah belanizi versin!" demeye cok yakinim. Birkac sevdigim arkadasim var. Sirf onlarin hatirina tutuyorum kendimi.

24 Eylül 2011 Cumartesi

Ménilmontant'in zeytin agacli salonunda aksam yemegi




Dun aksam Paris'in daha once gitmedigim bir yerinde yemege gittik: Ménilmontant.

A.nin arkadasi M.nin dogumgunu vesilesiyle once Belleville'de M.nin evinde bir seyler ictik. Fransizlar, yabancilarin Fransizcayi ogrenmelerini daha nasil zorlastiririz acaba diye uzun sure dusundukten sonra kelimeleri kisaltmaya karar vermisler. Ornegin aksam ustu, is cikis vs. yemekten once icilen icki aperatif degil apero. Her yanindan Fransizca akan "restaurant" resto. Hollandalilarin "eet smakkelijk"ine nazaran agizda karamel gibi eriyen "bon appetit" bon ap. yani apero icip restoya gidene bon ap diyorsunuz. o oluyor. Bu apero macerasina kisaca deginmek istiyorum.

Apero A. ve M.nin Bulgaristan tatilinden getirdikleri rakiyla basladi. Ben tabi Groningen'den, hem A.nin Azerbaycan'dan getirdigi ev yapimi rakidan (AZ.da arak) hem de N.nin Bulgaristan'dan getirdigi ev yapimi rakidan tatmis biri olarak icindeki alkol miktari tamamiyle hazirlayana kisinin "goz kararina" kalmis bu ickiye temkinli yaklastim. Ama bu markali fln sisede bir sey. Yasal, kontrollu yani. Fransizlarin boyle bir ickiden haberi yok. Ictik. Fransizlar begenmediler. Bence guzeldi. Hatta etanolden hallice ev yapimi rakiya kiyasla gayet likir likir cilebilir cinstendi. Sonra super saraplar ictik. Ictigimiz kirmizi saraplardan biri 2001 yilindan Fitou diye bir sarapti ki hastasi oldum. Listenize ekleyiniz. Tabii boyle yil muhabbeti olunca Fransizlar "2003 ne uzum yapti arkadas." "O da bir sey mi 2005'te sarabi damitmadik, direk dalindan topladik" "Hele o senenin St. Emilion'u bambaskaydi" "Bir de bilmem nerdeki koyun komsu koyunde sarabin icinde yikandik o sene" gibi beni cok asan muhabbetlere girdiler. Atistirmaliklardan sosis icin masaya konmus hardala peynirimi batirarak icimdeki ucamayan hollandali'yi sehpanin ustune, sosisin yanindaki kaseye koydum lak diye. Sordum. Burda yokmus oyle bir sey.

Tabii rakiydi, sarapti, hediyeydi derken yemege gitmemiz 22:30'u buldu. Zaten ne zaman kizlarin arkadaslariyla yemege ciksak bi kulkedisi edasiyla geceyarisini hedefliyoruz.

Yemege Ménilmontant'da La Bellevilloise diye bir yere gittik. Cafe, resto, kulup, gosteri salonu. Oyle bir her sey bi arada modeli. Restoran kisminin adi Le halle aux oliviers yani zeytin agacli salon. Salonun ortasinda zeytin agaci var :) Bu yaz tez yazicam adi altinda tatile cikmamis su zavalli bunyeme bir Ege havasi yasatti. Hemen onundeki iki zeytin agaci daha ustune cila oldu. Zeytin agaci baska bir sey ya. Bildigin Ege, Akdeniz, Marmara. Deniz. Gunes. Yesil. Ferah. Huzur. Sakinlik. Bizim oralar. Boyle bir keyfim yerine geldi. Agaca baktikca sanki denizin tuzlu kokusu geldi burnuma, dalga sesi duydum. Oyle bir tazelik. Yemegi yedigimizde saat 00:40'ti. Ama cok keyif aldim.

Bir de M. ben Fransizca konusmuyorum diye baya stres yapiyor hep. Dislanmayayim istiyor. Ben de kensidine "Rahat ol M. Ben hollanda'da da gectim bu yollardan. Yabanci ulkedeyim ve dili konusmuyorum. Hepinize altyazili barkovizyon monteleyemeyecegimize gore bu is boyle. Dinleyerek keyif aliyorum. Hem zaten takip edebiliyorum sizi. Sikinti yok. Siz nesenize bakin." fln dedimse de M. rahat olamadi. Surekli erkek arkadasini "ingilizce konus" diye durtuyor. Ben de M. de sevgilisi de rahatlasin diye muktesem Fransizcami dokturdum. Ilk defa gecen hafta cumartesi A. ve Ingilizce konustugunda rahat hissetmeyen bir arkadasiyla sarap icerken konusmustum. Bir de dun. Yani iste diyalog seklinde. Sanirim neden fransizca ogrendin diye sorarlarsa "arkadaslar gerilmesin" diye desem yeri! Yalniz alkol olmadan olmuyor. Alkol muhim. Alkol sart! Herkes kelime dagarcigima sasti kaldi ve bu kadar bilmeme ragmen dili konusmadigim konusunda da beni iyi niyetle kinadilar. Yani iste tesvik etmek amacli. Iyi bir sey. Dun gece de boyle oldu.

Ménilmontant, yirminci bolgede. Unlu Pere la Chaise mezarligina yakin bir yer. Genelde Seine havalisinde takilan turistlerin anca mezaligi gormek icin gelip sonra gene Seine kiyisina dondukleri bir yer. Turistten uzak yani. Bildigin Fransizlarin gittigi barlar, restoranlar. Ve dahi coffeeshop! Tabii ki yasal degil. Ama ot cekecegi gelen buraya gidecek. Bulamamaniz mumkun degil buram buram kokuyor cunku!

Bir de bu Ménilmontant'i surekli Camille'in albumunde dinliyordum. Rue de Ménilmontant. Boyle nasil huzurlu, sakin bir sarki. Oraya gittigim icin de ayri bir sevindim. Sarkinin sakinligine uyan keyifli bir aksam gecirdim. Doktora tezimin coktaaan gec kalmis oldugunu fark ettigim pazartesi gununden beri her gece sadece 4 saat uyuyan bunyeme iyi geldi. Uykusuzluga yorgunluga ragmen gece 3'te eve dondugumde yataga keyifli yattim.

Birazcik sukunet arayanlara biraz olsun faydasi olur diye sarkiyi da koyuyorum.


"je reve à toi
à mes heures perdues
et la sa m'apporte ce matin la rue est morte"




Foto: Jérôme Mesnager'in Menilmontant'ta bir binanin ustune yaptigi eseri. Le Mond'un blogundan aldim.

13 Eylül 2011 Salı

Cocuk ayakkabilarinin diger teki sorunsali

Paris kosuyor. Hani Istanbul, Ankara kosuyor ya, Paris de oyle. Uygun adim, cok fena. ODTU'de gecen huzurlu 6 sene ve Groningen'de gecen yavas tempo 4,5 seneden sonra ben gercekten "Degmez arkadas kendimi yedigime. Kacmiyor ya gidecegim yer" diyorum. Haa bir de naif degilim ya, trafik olur metro bozulur bilmem ne, erken cikiyorum evden. On dakika daha uyuyacagim diye, kosturmaca sirasinda bunyemin salgiladigi stres hormonuna maruz kaldigima degmez. O yuzden de metrodan inerim. Metronun kustugu insanlar bi gitsin diye bekler, yavas yavas giderim. Ben gidene kadar bosalir istasyon. Cunku oyle bir sey o. Metro geldikten sonraki 10 saniye metrekareye 28 kisi dusuyor. Ama kosturmaca o kadar fazla ki 10 saniye sonra bombos ortalik.

Sanirim dort defa denk geldim bu goruntuye: cocuk ayakkabisi teki. Evet, bildiginiz cocuk ayakkabisinin teki. Diger teki nerede? Hicbir fikrim yok. Sahibi olan cocugun ayaginda herhalde.

Ilk Chatelet metro istasyonunda, sonra Pigalle metro istasyonunda, daha sonra Laplace tren istasyonunun ordaki otobus duraginin orda, en son da Denfert-Rochereau metro istasyonunda gordum bicare ayakkabi tekini.

Bu ayakkabilarin nasil boyle tek kaldigini dusunmek biraz uzucu dogrusu. Birkac ihtimal var. Bir, anneler-babalar o kadar acele halinde ki cocuklari cekistire cekistire goturuyorlar. Zaten sahnehep bi tren-otobus ortami. Iki, cocuklar bu tempodan o kadar aptallamis ki ayakkabilarinin ayaklarindna ciktigini ya fark etmiyorlar ya da fark etseler de soyleyemiyorlar. Ayakkabilar oyle buyuk degil de 2-3 yas cocugu gibi. Uc, cocuklar bir seyler diyor ama kosturmaca halindeki anne-babalar duymuyor bile. Yani uc ihtimal de birbirinden hazin.

Goruntu zaten huzunlu. Bombos metro duraginin merdivenlerinde tek cocuk ayakkabisi hayal edin... Akilli telefon sahibi olmadigim icin denk geldigimde cat diye fotografini cekemiyorum. Hakikaten sahneyi kursan o havayi veremezsin. Sen veremezsin, ama Ara Guler verir :)

Neyse efendim. Diyecegim o ki umuyorum ki hicbirimizin hayati cocuklarimizi cekistirmemize ya da ne dediklerini bile duymamamiza sebep olacak kadar yogun, kosrutmacali, bezgin hale gelmez.

5 Eylül 2011 Pazartesi

(Looking for) The Heart of Saturday Night


Oh Dear!

Su an oturdugum evi esyali kiraladim. Esyali dedigim sadece mobilyayi kapsamiyor. Aksine, evin sahibi kiyafetlerini alip gitmis. Evi komple, bildigin ciddi ciddi "esyali" kiraliyor. Buzdolabinin ustundeki miknatislara varana kadar...

Evi baska bir ara anlatmayi planliyorum, eger bir firsatini bulup da yazacak zaman yaratirsam. Simdi isimiz baska...

O kadar yorgun, uykusuz, ve enerjisizim ki kolumun takati gitmesi sonucu elimdeki bardagi cat diye yere paralel tutunca icindeki su fos diye yere dokuldu. Kufrederek pecete alip yere comeldim. Ama comeldigim gibi dizlerim cozuldu ve yigildim. ciddi yorgunum yani. Tabii ki lanet okuyarak ve kufur ederek suyu silerkene kitapligin alt rafindaki plaklara gozum takildi. Ilk plaga baktim. Cirkin bir adam var ustunde. Kim lan bu derken fark ettim ki Frank Zappa. Ikinciye, ucuncuye baktim. Meger bizim o alt raf cennetmis! Dorduncu plak Tom Waits'in The Heart of Saturday Night cikti! Onu ayirdim. Ama daha neler var. Onu da baska bir yazida yazacagim. Ama su kadarini diyeyim ki Paris'te Son Tango'nun orjinal soundtrackinin plagi var. Ustunde Marlon Brando'nun oturmus sigara icerkenki bir fotografi ama ne icmek... dumaninda sen bogulursun! Su an bir plak calar bulsam benden guzeli olmaz vallahi!

Bu gun cumartesi degil. Fark etmez. Keyifli, kaygisiz, askla dolu, dostlarla, huzurlu gecen bir suru cumartesiden herhangi birini tuttum ben aklimdan. Sen de oyle yap!


"...makes it kind of special down in the core
and you're dreamin' of them saturdays that came before
it's found you stumblin'
stumblin' onto the heart of saturday night
and you're stumblin'
stumblin onto the heart of saturday night"





29 Ağustos 2011 Pazartesi

"You're a woman, I'm a girl."

Bugun, benimle ayni yastaki is arkadasim otobuste bana bunu soyledi: You're a woman, I'm a girl.

Girl, I hope you will not be a woman in the way I had to be, dedim icimden. Sonra aklima o muktesem sarki geldi. 2008 yilinin agustos ayinin basinda bir haftasonunu bu sarkiyi dinleyerek gecirmistim. Zor zamanlardi (sanmistim). Uzun suredir dinleyemiyordum. Aklima o zor, gecmek bilmeyen haftasonu geliyor. Bu gece calsin bakalim... Madem ki ben kadinmisim, benim icin calsin.



10 Ağustos 2011 Çarşamba

Simdi ne olacak bu portakalin obur yarisi?


Hollandalilar'in sebze-meyve tuketimi ile ilgili bir atasozu vardir: gunde iki meyve ve 200 gram sebze giren eve doktor girmez. Ilk gittigimde ne ikisi kocum, biz meyveyi aksam yemeginden sonra posetiyle getiririz oturma odasina. Mandalina, portakali, elmayi kilo hesabi yeriz diyordum ama sebze-meyve fiyatlarini gorunce neden miktar konusunda devlet eliyle duzenleme getirildigini anladim :)

Ben de kendi payima gunde bir portakal, bir elma, kisin bir kiwi meyvesi, mevsimine gore uzum-erik-hurma tuketiyordum. Evet, Akdeniz insaniyim. Cok yiyorum. N'olmus? Cok sevgili ofis arkadasim B. ise Allah icin ilac niyetine bir meyve yemez. Ancak hasta olacak ki aklina meyve gelsin. Gerci cok sik hasta olurdu ama meyve aklina hep hasta olduktan sonra geldigi icin koruyucu-onleyici islevini goremezdi. Neyse. Ben de hergun portakalimin yarisini B.ye verirdim. Boylece kardes payi yerdik. Paris'te oturdugum semtin pazarini kesfettigimden beri ben gene gunde bir portakal, bir elma, bir kiwi sistemine dondum. Yalniz o portakali soyunca bogazimda bir sey dugumleniyor kaliyor. Yarisini ben yiyecekmisim, yarisini B.ye verecekmisim gibi. Sonra bakiyorum ortada ne B. var ne bir sey.

Ilk birkac defasinda gozlerim doldu ne yalan soyleyeyim. Hem de ofiste. Deliyim ya hani "gideyim diger post-doca vereyim portakalin yarisini. yiyemiycem ben bunu" diye duygusala bagladim. Sonra yedim tabii. Ben bu hikayeyi diger post-doca anlatana kadar portakalin vitamini kacar. Ayrica oyle herhangi biri degil B.yle paylasmam lazim portakali. Misal kiwi meyvesinde olmuyor cunku B. kiwi meyvesi sevmez zaten. Ben kasik kasik yerim kendi basima. Portakalla alakali bir sey. Cok fena kosullanmisim. Alayim portakalimi. Oturayim ikili koltugumuza. Iki de sohbet edelim meyve yerken. sonra ellerimizi yikayalim. Sen sag, ben selamet.

Alti hafta oluyor buraya tasinali. Zamanidir, homsickness basiyor tabii. Ama su siralar bunun duygusal boyutuyla ugrasacak enerjim yokmus gibi geliyor. Biri beni su portakalin diger yarisi sorunsalindan kurtarsin hayrina...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Dunun sarkisi: What the hell am I doing here? I don’t belong here…

Paris’e tasinali dort hafta oldu. Dort haftadir A. diye bir fransiz arkadasin Pigalle’deki evinde kaliyordum. Ama tez yazmam gereken zamanda ev ariyor olmak artik canima tak ettiginden ve birazcik da tezcanli oldugumdan gecen hafta onume gelen ilk evi tuttum. Ha sanilmasin ki bundan once sayisiz eve “ben buraya sumugumu bile surmem!” diye burun kivirdim. Zaten cevap verdigim altmistan fazla ev ilanindan sadece dordunden cevap geldi. Altmista dort!!! Paris’te yabanci olmak hakikaten mesakkatli is.

Neyse efendim. Gecen hafta evi tuttum. Dun itibariyle de tasindim. Benden once kalan kiz kendini hic temizlik fln gibi islerle yormamis. Aferin ona! Ne de olsa icten ice bir turkluk var bende de. Turk kadini temizlik isine girdi mi kendini kaybeder malum. Turk kadini temizlik yapmaz, parcala-yok et prensibiyle onune gelene girer! Groningen’de hem P. hem de T. yeni evlerine tasindiklarinda ayni sey oldu: ilk bakista temizce gorunen evleri gunlerce temizlemek gerekti. Bu ev ilk goruste bile temiz gorunmuyordu. Yani varin siz dusunun. Camasir suyundan ellerim acildi. Bepanthene maharetiyle duruyorum. O kadar diyeyim yani. Bugun oglen itibariyle isleri bitirdim. Dolabimi yerlestirdim. Artik Laplace’daki yeni evim kullanima hazir.

Ve fakat sabah uyandigim ruh hali… Dun aksam A. ve arkadaslari ile ictigimizden mutevellit bu sabah uykuyla uyaniklik arasindaki siniri asmam biraz uzun surdu. Ve ben hep o sarkiyi soyledim kafamin icinde takili plak gibi: what the hell am I doing here? I don’t belong here… Cok mutsuz uyandim. Cok yalniz. Sanki surgunde gibi.

Groningen’e tasindigimda da boyleydi. Bir allahin kulunu tanimiyordum. Dutchlar iyidir, hostur ama arkadaslik kurmak icin ortalama dokuz-on ay gecer. O da bin tane parametreye bakar, vs. Ilk gittigimde Cuma is cikisindan Pazartesi sabah bolume gidene kadar tek bir kelime konusmadigim bir haftasonu olmustu ki allahim sen bir daha verme yarabbim! Zamanla hayat kurdum Groningen’de kendime. Evim oldu Groningen. Sevdiklerim artik Groningen’deydi. Ben, bir yere gittigimde, buna TR de dahil, Groningen’e, kendi evime donmek istiyordum. Donunce de icim huzurla doluyordu. Ikinci kere evimi biraktim. Hatta kac iki… Gebze’den Ankara’ya. Ankara’dan Gebze’ye. Gebze’den Groningen’e. Groningen’den Paris’e. Dort olmus. Her defasinda ayni sey oluyor: yaptigin, kurdugun her seyi geride birakip yeniden kurmak zorunda kaliyorsun.

Kendimi bos bir arsaya bakar gibi hissediyorum. Bana “Yap” demisler ama ne ne yapacagimi biliyorum ne de nereye, nasil yapacagimi. Hem benim dort kat ustune kacak cikilmis terasli evim vardi zaten. Bu bombos arsa da neyin nesi allasen? Oylece duruyorum. Hani olur ya hasadi yanmis, bir senelik emegi bosa gitmis, yere comelmis, basi ellerinin arasinda ne yapacagini bilemeden oylece onunde uzanan tarlaya bakan kasketli koylu tipi. Iste oyleyim. Halbuki ben bunu daha once yaptim. Hem kendi ulkemde yaptim hem de baska ulkede yaptim. Ama o is oyle olmuyor iste… Her defasinda yeniden ogreniyorsun.

Yeni ulke, yeni sehir, yeni dil, yeni kultur, yeni saglik sistemi (burun kivirma. onemli bunlar), yeni vergi sistemi, yeni yemekler, yemi yemek saatleri ve miktarlari, yeni tadlar, yeni beden dili, yeni iklim, yeni her sey. Soludugun havadan yedigin zeytinyagina kadar yeni. Tabii ki de naif degilim. Bunun boyle olacagini biliyordum, ama bilmek anlamaya yetmiyor.

Bir aydir A.nin evinde kaliyordum. Groningen’den arkadasim. Sanki ben Paris’e oyle gezmeye gelmisim de A.da kaliyormusum, ama yuzsuzluk yapip biraz uzun kalmisim gibi… tanidik bildik yuz, kurulu ev, ben misafir gibi yatak yap-kaldir. Ustelik Pigalle’de. Pigalle Paris’in en turistik yeri. On kisiden onu da turist! O denlicesine… Ingilizce duyuyorsun, fransada degilsin sanki. Kafeler, teraslar, dukkanlar, vb. her sey turistik. Ben bir aydir turist gibi yasamisim iste farkinda olmadan. Sanki bu misafirlik bitecek de Groningen’e geri donecegim sanmisim. Bunda daha once Paris’e iki ayligina gelip geri donmemin de etkisi var sanirim. Bu sabah bambaska bir evde, bambaska bir yatakta, odanin icinde acilip dolaba yerlestirilmeyi bekleyen bavullarla uyaninca aklim basima geldi. Yalnizlik coktu ustume. Sanki dunyada erisebilecegim kimse kalmamis gibi. Expatligin boyle mutlak bir yalnizligi var. Sonu olmayan, siniri olmayan, ne kadar surecegini bilmedigin, bitip bitmeyecegini bile bilmedigin, hicbir yere koyamadigin, ama icinden de atamadigin, pacana yapismis, sen silkeledikce daha da bulasan, karabasan gibi coken, elini kolunu baglayan, bagirdigin, karsi koydugun ama sesinin duyulmadigi, kimsenin senin neyin icinde oldugunun farkinda olmadigi, biraz umutsuz, biraz caresiz, mutlak bir yalnizlik.

Ustelik bunun cevremde insan olup olmamasiyla alaksi da yok. Sagolsunlar hem A. hem de J. cok destek oluyorlar. Beni arkadaslariyla tanistirdilar. Her haftasonu disari, yemege ciktim onlarin arkadaslariyla. Onlar Fransizca konustu, ben dinledim, kendimi de hayrete dusururcesine dinledigimin % 70’ini anladim ama agzimi acip da muhabbete katilana kadar ay bacaya kiz kocaya vardi (bu sureclere Groningen’den alisigiz. Amerika’ya, Kanada’ya gitmekten farkli olarak Avrupa’da bildigin dil sorunu da ekleniyor yabanci ve doktora ogrencisi olmanin butun zorluklarinin ustune). Yani oznel olarak yalniz degilim. Ama bu baska bir sey. Yabancilik hissiyatinin etrafindaki insan sayisiyla alakasi yok.

Yabanci oldugumun daha bu sabah farkina vardim ve ilk tepkim Radiohead’in o muazzam sarkisinin kafamin icinde donup donup durmasi oldu. Groningen’e tasindigimda How to disappear completely caliyordu kafamda hep. I am not here. This is not happening. Simdi Creep. Hangisi daha iyi, hangisi daha zavalli, bilmiyorum. Ogleden sonra alisveristen donerken de alakasiz bir sekilde Yasar Kurt’tan beyoglu’nda yuruyorum/ yuruyorum beyoglu’nda/ olum gibi bir sey oluyor/ oluyorum beyoglu’nda caliyordu kafamda. Benim kafa su siralar sairin “Masa da ne masaymis/ koydukca aldi” dedigi masa kivamina gelmis.

Aslinda yabanci olmak da garip. Ingilizce’de foreigner ve stranger arasindaki fark belli. Yanlis yaparsan, ogretmen acimaz, o sorun yanar gider. Hollandaca’da yabancilar icin ayrim yok ama allochtoon ve autochtoon diye ayrim var. Hollanda’da dogmus ya da Hollanda’da dogmamis. Hollanda’da Dogan yabancilar ciddi sikinti goruldugu gibi, kelime yok  Fransizca’daki sozcugumuz l’étranger. Foreigner’a da stranger’a da l’étranger diyorlar. Ingilizce oknusurken de Fransizca’dan direk ceviriyorlar. O zaman ben stranger oluyorum. “She is a stranger” diyorlar beni birine tanistirirken. Ben de ayip mi olacak, aman ha fln diye dusunmeden “foreigner” diye duzeltiyorum. Stranger ne ya? El miyim olm ben? Degilim. Garip miyim? Uc kulagim mi var benim? Yok. Oldu olacak weirdo diyelim, temiz temiz baglayalim bui si! Yani butun sikintisi yetmiyormus gibi bir de gozumun icine baka baka “she is a stranger” diyorlar! K.nin bir lafi vardir “Farkini veriyim, kufret bari” der. Hah, iste o hesap bizim burdaki durumlar.

Sesin yankilanacak derecede bos bir oda da cok yardimci olmuyor tahmin edebileceginiz gibi. Calisma masam bombos. Birazcik kendimden bir seyler goreyim diye Uykusuz’un 8 aydir kullanmadigim Yigit Ozgur takvimini dolabin kapagina astim. Kardesimin 1,5 sene once Paris’e gelirken getirdigi ve gene benim kullanmadigim Firat cikartmalarini obur rafa koydum. T.ye yazdigim kirmizi defter ve Cemal Sureya kitabini karsima koydum ama belki onlari oradan baska bir yere kaldirmak gerekebilir tez yazarken. B. ile Pintelier’de bira caktigimiz son gece oradan birer tane kendimize, bir tane de OAK & EAK ciftine aldigimiz (ve ben Gron’dan ayrilirken istasyonda yazdigimiz) Kwak kartini da karsima koydum, kirmizi defter ve Cemal Sureya’nin yanina. Dogumgunum icin Gunes & Co’daki muazzam yemekte ve veda ickim icin De Minnaar’da arkadaslarimin verdigi kartlari da ust rafa koydum, gozumun gorecegi bir yere. Bana aslinda yapip yikmadigim, yaptigim seyin biraktigim yerde durdugunu ve istedigim zaman dostlarimin orada oldugunu hatirlatiyorlar. Aynisini burada yapmak icin de (birazcik) guc veriyorlar. Toscana’dan B.nin aldigi kitap ayracini da yukari koydum. Umuyorum B., P., Eniste ile Toscana’ya gidebiliriz bir gun.

Daha onceki deneyimlerimden bildigim bu gunler gececek, nasil ki Ankara, Groningen evim olduysa Paris de evim olacak. Ama su an kendimi gercekten dipsiz bir yalnizligin icinde hissediyorum. Bu defa zor geliyor. Surekli yapip, geride birakip, yeniden baslamak bu defa zor geliyor. Nedenini bilmiyorum. Sadece oyle hissediyorum.

Bu blogu okuyan bir elin parmaklarini gecmeyen dostlar. Zaten oyle blogculuk gibi bi derdim yok. Sirf size kendimden haber vermek icin yaziyorum buraya. Gelin. Evime misafir olun. Bu evde saraplar icilmesi, yemekler yenilmesi lazim ki ev evligi idrak etsin. Ben, buranin benim evim oldugunu idrak edeyim.


Not: Yazi pazar gunu yazilimis olup internet sikintilari yuzunden pzt kondu buraya.

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Vogue Paris



Sonunda Vogue Paris'i Paris'te aldim! Hem de Montparnasse'da, Paris'in en sevdigim kosesi. Paris'i sevmesem de Montparnasse'i nedense seviyorum, onun yeri ayri. Neden? Hicbir fikrim yok.

Sonbahar modasi basmis ortaligi. Derginin ici civil civil. Bundan sonra takipcisiyiz. Meyvemeyvecim, insallah onumuzdeki sayilardan birini de sizinle aliriz Montparnasse'dan ya da Paris'in hangi kosesinden istersen ordan :) KuzeyGuney'cim, sana da Vogue Italia'yi Roma'dan almak kismet olur insallah :)

Su yastan sonra dil ogrenmenin en kolay yollarindan biri cocuk kitaplari okumak oldugundan Vogue'un yanina bir de Donald Duck caktim :)

15 Temmuz 2011 Cuma

Le tour de France


Paris'e tasindigimin ikinci gunu le tour de france basladi. Omrum boyu hic de merak etmedigim ve izlemedigim bu yarisma gecen sene tabir-i caizse resmen hayatimi kurtardi. Gecen sene bu zaman kongre icin Avustralya'ya gitmistik. O kadar yol gitmisken de tabii ki kongreden sonra da bir sure kalmistik. Melbourne, Sydney ve Cairns'e gitme firsati bulduk. Cok guzel zaman gecirdik.

Avustralya'ya gitmek kulaga ne kadar cekici gelse de 25 saat ucak yolculugu hic de oyle degil. Koltuk tepesinde, iki buklum, surekli film izleyip bir seyler yiyerek ve her yerin uyusarak 25 saat yol gidiyorsun. Arada Dubai havaalani gibi kendi basina bir yazi konusu olabilecek bir yerde duruyorsun. Sigara icilen kafede oturmak istiyorsan en az 36 dirhem (9 euro) tutarinda bir sey alman gerekiyor mesela. Ustelik bu kafenin ayri bir havalandirmasi fln da yok. Ustu acik, icilen sigara dumani havaalanina karisip gidiyor, ama orasi sigara icilen kafe. Iste Avustralya yolunda mini cakal Dubaililerle de boyle bir munasebet icine giriyorsun. Avustralya'ya vardin diyelim. Jetlagin allahini yiyorsun. Bir gun sonraya vardigin yetmiyormus gibi 10 saat de saat farkina alisman gerek.

Tabii ki normal zamanlarda bile uyku sikintisi yasayan nocturnal dogali ben ve B. icin bu korkunc bir sey. Diger taraftan "I sleep like a koala" diyen G. icin hayat huzurlu bir sekilde devam ediyor. Biz uyuyamadikca G. daha cok uyuyor sanki, sabah dinc bir sekilde kalkip kosuya gidiyor!

Sydney'de gece uyumak icin kendimi le tour de france'in huzurlu kollarina attim resmen. Ben yatiyorum, abiler bisiklet biniyor, dag cikip iniyor, sunucular kah sporculardan kah turun gectigi koylerden, kasabalardan bahsediyor... boyle ninni gibi monoton gidiyor o is. O arada ben de uykuya daliyorum. Resmen melatonin hapi ve uyku hapinin yapamadigini yapip beni misil misil uyuttu le tour de france.

Iki haftadir gene bir tur ortamlari. Bu defa Paris'teyim. Jetlag sorunum yok allaha sukur (allah bi daha vermesin zaten oylesini!). Bir suru adam gene dag cikip iniyor. Pireneler'deler. Hayirlisiyla Avenue des Champs-Élysées'ye varacaklar insallah 24 temmuzda (oglum tour de france'a katilsa arakasindan su dokerdim su gibi gidip gelsin diye). B. nobetci yazlikci gibi Groningen'de makalesiyle ugrasiyor. G. Stockholm'de kongrede. Ben iste burda. Nereden nereye... Sadece bir yil gecmis aradan. Ama ne kadar cok sey degismis hayatimda. Degisim sadece mekanla da sinirli degil. Patris'in mukemmel ingilizcesiyle "It is not only that. It is more than that".

Sydney'de Kings Cross'da oturdugumuz barda J. (simdi minnacik, dunya tatlisi bir kizi var) gunden gune nasil tukendigimi yuzume cat diye soylemisti. Hollandalilarin acik olmasini seviyorum. Lafi gevelemeden dertlerini anlatiyorlar. Insanin boyle bir dostu olmasi gercekten cok onemli. Icten ice bildigim ama yuzume bu denli aciklikla soylenmemis bir seydi bu. Ya da belki de disardan o kadar belli oldugunun farkinda degildim. J. bana bunu gosteriyordu. B., G., J. ile gittigimiz Blue Mountains turundan donerken "I'm fed up with being stuck" dedigimi hatirliyorum. O gunden bugune cok sey degisti. Televizyonda gene le tour de france var, ama ben baska yerdeyim. En azindan ben boyle hissediyorum.

Umarim J., G., B. gene guzel bir geziye cikabiliriz. J. cocugu olmasina ragmen dunyanin en cool annesi oldugu icin hiiic mizildanmadan hatta hepimizden once gelir bence. G.'nin kesin mesguldur ve ajandasina bakmasi lazim. B.'nin son Fransa ve Italya seyahatlarine bakilirsa yola cikmadan 3 gun once haber vermek yeterli.

Belki de bir sonraki tour de france'da hala Paris'te olursam kizlari davet ederim. Kim bilir... guzel olur.

14 Temmuz 2011 Perşembe

14 Temmuz

Fransiz Ihtilali'nin yildonumu bugun. Ondort temmuz 1789'da artik canina tak eden halk, Basitlle hapishanesini basmis ve zaten bir suredir devam eden olaylar devrime evrilmis.

Benim calistigim yer o kadar allahin unuttugu bir yerde ki sabah 9:30 oglen 16:30 arasi otobus bile yok! Citroen yaris arabalari, Renault, bir de jandarma birligi var. Olani biteni bu. Ise basladigim gunden beri jandarma birligi fikir fikir. Bir marslar, bir cadirlar, bir yuruyusler, kortejler... Meger iste 14 Temmuz'a hazirlaniyorlarmis. Bizim 30 Agustos hesabi. Gunler gectikce muzigin sesi ve askerlerin sayisi artti. Hani 19 Mayis gosterileri icin once herkes kendi okulunda calisir sonra peyder pey stadda calismalar baslar, butun ogrenciler stada gider vs. Iste burda da butun askerler Satory'e gelmeye basladi. Jandarma zaten ordaydi. Once kara birlikleri, sonra hava, sonra deniz. Tabii bunlarin bandolari fln. Iki haftadir icimiz sisti, Marseillaise'i tek nota atlamadan islikla calabiliyorum! Aferin bana!

Bugun de Cahmps de Mars'da (Eiffel Kulesi'nin oldugu meydan) toren yaptilar. Kucukken babaannem beni Izmit stadindaki butun bayram gosterilerine gotururdu: 29 ekim, 23 nisan, 19 mayis... hepsini benden soracaksin. Ben unumu eledim, elegimi astim bayram islerinde. O yuzden Fransizlarinkini es gectim, evde tvden izledim. Gerci cok hasta oldugumdan pek izleyemedim de. Uyuyakalmisim.

Défilé du 14 Julliet (defile yuruyus demekmis). Sarkozy geldi, askerleri selamladi. Protokolde kendisine ayrilmis bolume gecti. Toren basladi. Askerler gittiler protokolun onunde bi gosteriler, bi sekiller yaptilar. Sonra Marseillaise soylendi vs. Iste ben orda uyumusum. Ama iki haftadir izledigim provalardan tahmin ettigim askerler yurudu, Tr'deki torenlerden bildigimiz Erenkoy kiz lisesi ogrencileri ile Tuzla Askeri lise ogrencileri tango yapti fln. Bildigin 30 agustos iste ya.

Dortbucuk sene Hollanda'da kaldim. Gordugum tek kolluk kuvveti gece bar cikis saatinde (2 a.m.) asayisi saglamak icin yol kenarinda yuzunu gosteren, mumkun mertebe etliye sutluye karismayan polisler. Herhangi bir ordu mensubu gormuslugum yok. Hollanda milli marsini kendi kulturel entegrasyon cabalarim sonucu ogrendim, sadece 2008 Avrupa kupasi ve 2010 Dunya kupasi maclarindan once dinledim. Avrupa kupasinda gruptan bile cikamadi Hollanda takimi. O yuzden uc kere dinledik. Dunya kupasinda dengeyi saglamak icin finale kadar cikti koclarim! Milli marsa doyduk. Ezgisini de coktan unuttum gitti. Masallah Fransa topraklarina ayak basar basmaz bi asker ortamlari, milli mars beynime kazindi. Birinci haftanin sonunda gece metrosuyla donerken metroda polis anonsu, ne oldugunu anlamayan bizler (cunku aslinda bir sey olmamisti), metroyu "al bunu al al al" moduyla basan polisler, geldikleri gibi gitme... Bizim anadolu lisesi Gebze askeri kislasinin tam karsisindaydi. Ozume dondum de bi rahatladim. Neydi o Hollanda'daki sivil hayat, antimiliter ortamlar, rahatlik, guzellik... Milli duygularim zayiflamisti yemin ediyorum bu Hollandalilar yuzunden! Simdi tek ihtiyacim her pazartesi sabahi ve cuma oglen Istiklal Marsi'ni soylemek. Iki de Andimiz cakarsam tamam olurum.

Militer bir ulkeye geldigimi icten ice biliyordum ama boylelikle acik acik da gormus oldum. Uniter bir ulkeye geldigimi ise oturma izni icin basvuru yapmaya gittigimde ogrenecegim gibi geliyor. O zaman da "Fransa Fransizlarindir" fln diye bir yazi yazarim atik. Hayirlisi bakalim...

8 Temmuz 2011 Cuma

Ofis ortamlari

Hey gidi hey... Groningen'de B. ile mutlu mesut devam ederken ofis hayatimiza, hayat beni nerelere surukledi. Koccaman ofiste bir B. bir ben at oynatiyorduk. Iki kisilik koltugumuz ve misafir icin masamiz bile vardi. Yani sanirsin ki oturma odasi hasretiyle dosemisiz ofisi. Allah iste insani attan indirip essege bindirmesin.

Yaz donemi olmasi nedeniyle yeni isyerimi komple stajyer basmis. Bu stajyer denen mahlukat amip gibi. Eseysiz uruyor masallah! O yuzden ben simdi ben dahil 4 kisinin oldugu bir ofisteyim. Groningen standartlarina gore bu ofisin hakki 2 kisi bence. Ama mesela ODTU'de biz lisanstayken bir tanecik asistan odasi, 7 tane asistan vardi. Yani bu isler goreceli. Buna da sukur.

Hemen karsimda oturan adam sanirim benim gibi gecici kontratli ve yeni. Ingilizce konusmuyor. Tamam. Ama henuz Fransizca hatta herhangi bir dil konustugunu da gormedim, duymadim. Ingilizce makaleleri google translator maharetiyle tercume edip okuyan bir abi. Tasima suyla degirmen donmez ama ona da hayatta basarilar iste.

Onun arkasinda doktorasini yeni almis bir muyendis var. Simdi muyendis zaten bastan kaybetmeye mahkum bi kisi. Bi muhendisin yapabilecegi en akillica sey lisans diplomasini alir almaz kendisini muhendislik fakultesinden kurtarmak, arkasina bakmadan kacmak, illa askerlikten kacmak icin master yapmak istiyorsa da bunu isletme, MBA gibi alanlarda yapmaktir. Bu bir muhendis icin kopruden once son cikistir. Bu abi lisanstan sonra masterini yapmis. Bir de ustune doktora yapmis. Artik nasil bi psikopatsa! Sessiz, sakin, konusmuyor. Ama seri katiller zaten hep isinde gucunde, sessiz, iyi vatandas, uyumlu calisandir. Bu abinin icinde nasil bir sey var, zamanla gorecegiz. Yalniz muhendislerin kadina-kiza acligi cennet vatanimiz TR'ye ozgu bir sey degilmis arkadas. Bak en azindan bunu diyebilirim. Muhendis arkadaslarinizi kinamayin. Evrensel bir sikinti icindeler. Kendilerine BM baris gucu fln lazim su saatten sonra.

Onun da karsisinda gene muhendis ama bu defa abla kisisi var. Dikkat dikkat! "Muhendislik fakultesinde kiz olmak" entrylerine konu olmus kisiyle ayni ofisi paylasiyorum! Bu ne yaman celiski anne?! Biyikli degil. Pazoc ya da pespaye de degil (kafamda nasil kurduysam artik muh fak hatununu?). Sade. Bildigin sade ya. Duz yani. Hani Starbucksta fln bi sade kahve vardir, bir de sutlu, kopuklu, kremali, ustune yetmezmis gibi karamelli ve suruplu... hah iste bu bardagin dibinde kalmis sade kahve gibi bisii. Bak simdi caktirmadan bi daha baktim. Vallahi oyle.

Simdi bu muhendislerden bir ofis dolusu daha var. Toplamda 7 ya da 8 kisiler. Abla iclerinde bir tane. O yuzden boyle bi prenses gibi ya. Hani koyunun olmadigi yerde keciye abdurrahman celebi derlermis ya, iste o hesap. Abla bugun bi isletme bolumunun kapisina yaklassa... bak dikkat et. bolumden iceri girmesine gerek yok. kapiya yaklasip cekim alanina girecek sadece. o dakka, Frodo yuzugu Hukum Dagi'na attiginda kuculup, kisilip, sonunda dayanamayip patlayan Sauron'un gozu gibi parcalara ayrilir hafazanallah!

Biz psikoloji bolumunde 40 kiz, hasbel kader bu bolume girmis 3 erkek ve muhendislikten gecmis 2 erkek dahaydik. Bu kadar yani. Ablaya imdenmedim desem yalan olur.

Ama gene de bardagin dibindeki sade kahve olmaktansa, ustundeki karamelli krema olmayi tercih ederim! Ha hayt!


Iki saat sonra gelen edit: Aabi hatun kralice ari gibi!!! perdesini aciyorlar, kahvesini getiriyorlar, yemege gidelim diyor, gidiliyor... ne zavalliymis arkadas muhendis adamlar! ama en kotusu ne biliyor musunuz? hadi bi dusunun. bi kadinin en korkunc hali sizce hangi hali?

Cvp: BABY TALK!!! hem de ofiste...

Hayiiiiiiiiiiirrrr!!!!!!!!!!!

5 Temmuz 2011 Salı

Circir bocegi

Bu hikaye hicbir sekilde kurgu degildir. Olayda adi gecen yer ve kisiler tamamiyle gercek hayattan alintidir.


Icses 1: I1
Icses 2: I2

Satory, Ogle yemegi donusu...

I1: Bu ne ya?
I2: Ne ne?
I1: Bu ses?
I2: Han...
I1: Anaaaaaa circir bocegi!
I2: Ne?
I1: Circir bocegi. Hangisini daha sik kullaniyorduk? Circir bocegini mi agustos bocegini mi? Onu bile unutmusum!
I2: Ayni sey ya onlar.
I1: Dogu ya. Ne guzel circir bocegi.
I2: Hasta misin? Alt tarafi circir bocegi!
I1: En son ne zaman circir boceginin sesini duydugunu hatirliyor musun?
I2: Ne?
I1: En son ne zaman duydun circir bocegini?
I2: ...
I1: En son dort sene once Bodrum'da duydun. Sen son dortbucuk senedir circir bocegi, kelebek gibi baharin yazin habercisi olan; "havalar isindi. doga tazelendi. biz de geldik. hadi simdi siz de tazelenin. bakin her taraf yemyesil. silkinin kisin ortundugunuz olu topraginizdan. gunesi doldurun icinize. tazecik acilin." diyen hayvanlarin yasamadigi bir ulkede yasiyordun.
I2: ...
I1: Yaz aksamlari deniz kiyisinda, hava yeni serinlemisken, yazlik ortamindaysan balkonda bir seyler icip illa ki cekirdek yerken ya da oyle sessizce oturup denizi dinlerken, meltemi koklarken oterdi circir bocegi. Gecenin butun sessizligini bozan bi mahlukat iste o da. Onu bile ozlemissin.
I2: Bilemedim...
I1: Bil ama artik!
I2: Iyi mi oldu sanki buraya gelmek? Bak circir bocegi varmis bu ulkede. Demek ki yazlar yaz gibi. Demek ki hatirladigin, bildigin, icinde buyudugun, seni sen yapan yerle ortak bir tanecik de olsa bir sey var: circir bocegi.
I1: Iyi oldu sanki. Acele etmemek lazim karar vermek icin. Ben gene de hayatta circir bocegi sesi duydum diye bu kadar sevinecegimi dusunmezdim.
I2: Groningen cok guzeldi. En mutlu gunlerin de en aci gunlerin de orada gecti. Yeri dolmaz dostluklar kurdun. Bin milletten aklina gelmeyecek, cesit cesit adamla tanistin. Donustun. Degistin. Ama vakit, zaman tamam olmus.
I1: Bosver. Bak simdi buradasin. Baska bir yerde. Paris'te. Circir bocegine kulak ver.

5 Mayıs 2011 Perşembe

Hidrellez

Hidrellez olup da insanin yurekten dileyecegi bir dilegi olmamasi ne kadar huzunlu. Bir hidrellez daha dileksiz geciyor. En azindan bu sene Hidrellez'in gununu hatirladim.

25 Nisan 2011 Pazartesi

Lavanta kokulu Marsilya

Marsilya akdeniz kokardi.
Senin bana ozlemin, akdenizin rengi
Turkuvaz.
Benim sana ozlemim?


Marsilya lavanta kokardi.
Uzes’ten alinmis bir kartpostal.
Bahcesinde lavanta saksilari olan kucuk ev.
Hic soylenmese de lavantalar bizimdi;
Ev bizimdi.
Ve zeytin agaci…
Bizim.

Zamansiz ve kimsesiz zeytin agaci,
zamani ve herkesi asan bir askin
ozlemiyle dikilen.
Zamansiz ve kimsesiz bir Akdeniz kadini,
Zamani ve herkesi asan bir sevgili,
ozlemi dindiren.

Zeytin agaci senin.
Ozlem senin.
Ask senin.
Akdeniz benim.
Ozlem benim.
Ask benim,
Dusen benim.

Elimden tut…
dizlerim kaniyor.

20 Nisan 2011 Çarşamba

Sarhos olmak da guzel




Ayik olmak guzel, ama sarhos olmak da guzel. Tabii sarhos oldugunu hatirlayabilecek kadar sarhos olmak. Yani hatirlayamadiktan ya da farkinda olmadiktan sonra ne zevk alacaksin ki?

Teeee kasim ayinin sonunda buraya Groningen'den ayrilmakla ilgili bir yazi yazmistim. O zaman kismet olmadi ayrilmak. Bir alti ay daha kaldim. Bir kere kendimi "gidecegim" diye kosullandirdim; gidemedim. O yuzden simdi gercek ve dahi mutlak gitme zamanim yaklasmis olmasina ragmen gitmek durumunda oldugumu idrak etmis degilim. Aslinda on (rakamla 10) ay sonra gidiyorum. Finito felluci yani. Son on gundur bunu kendime ve etrafimdakilere hatirlatip duruyorum. Yok, gidecegimi herkes duysun gibi bi manyaklik icinde degilim. Kendime duyuruyorum. "Alooo! ac kendini! Gidiyorsun!" diyorum kendime. Farkina var azicik, kendine gel. Yap bir seyler. Ama yapmiyorum bir seyler.

Dort sene nasil goz acip kapayana kadar gecti, gozlerimi kanatmak pahasina. Alti ay nefes alir gibi gecti, cigerlerim daha hafif sanki. On hafta muhtemelen telefonun alarmi calip da ertele tusuna basinca huzursuz uyudugum 10 dakika gibi olacak. Ama bende nedense bi rahatlik gibi. Aslinda degil. Kafamin ici pazar yeri. Binbir telden caliyor.

is basvurusu yapmak/ nerede yasamak istedigini dusunmek/ kariyer/ maddi olanaklar/ denize yakin olmak/ akdeniz'e yakin olmak/ kutuplara kacmak/ buyuk sehrin kalabaliginin parcasi olmak/ yok olmak istememek/ bir sehirle kapatilmamis hesap/ baska bir sehirle baslamamis hesap/ tavsan daga kusmus/ kizgin tavsan otlu kek seviyor/ dagin haberi olmamis/ hazci miyiz/ yillik sigara kotasi olmak/ montmartre'daki bar/ bildigin BIC cakmagi 3,5 euroya almak/ fransizcadaki "r" sorunsali/ gunbatiminin kirmizi olmasinin aslinda hava kirliligine isaret etmesi/ sehir hayati/ kampus hayati/ bisiklet ne olacak/ aklimi tutamadim kafatasimda/ yukselen degerler/ avrupa'da yukselen milliyetcilik ve ayrimcilik/ ne kadarina katlanabilirsin/ onunu gormemek/ "tanimadigin surece her aci katlanilabilir" (t. ozlu)/ makale yazmak/ yan odada kalan 24 yasindaki gencin ruyasina girmek/ free drinks/ buyuk sehirde yitmek/ metroda farkli yonde giden duraklarda beklemek ve o anda trenin gelmesi (oldu bu)/ sabah 7'de cop toplayan kamyonlar/ sabah 7'de ise gidenler/ otobanda bisiklete binmek/ aurora da nasil bir sey/ tam olarak ne olsa mutlu olurum/ sonu olmayan ve hep artan ozlemin caresi olmamasi/ yoklugu dimagmin almamasi/ saklamak/ hesabi kapatmak/ simdi nerdesin/ ben mi o mu/ umursamak/ kontrol/ birakmak/ kucuk kafa/ sinirli kapasite/ umursamamak/ gunluk burc yorumlari okumak (ikizler icin cogunlukla cikiyor, aslan icin i-ih)/ yuzunde yasam izleri vardi/ gunesli gunde kanalin kiyisinda yatmak/ guven duygusu/ guven duygusundan vazgecmek/ huzursuzluk/ ne ki zaten bu guven dedigin sey/ gerappaaa hissiyati/ anin gecip gitmesi gozunun onunden ve senin sadece butun icinde ana sahit olman/ butunu an'dan ibaret sanmadaki naiflik/ geriye kalan/ geride kalan/ caresizlik/ kabul etme girisimi/ isyan/ caresizlik/ idrak ettigini sanmak/ umut etmek/ idrak etmemis oldugunu sanmak/ hic idrak etmemis olmak/ basa donmek/ iki ay versailles'a gidip bir kere bile saraya gitmemek/ ispanyol otobus soforu/ askeri lojman/ olecegini bilmek/ olecegini bilene ulasamamak/ tevekkul/ neden o/ isyan/ caresizlik/ guclu gorunmek/ kipirdamak/ ozlemek/ agony/ ucuz (cheap) maymun/ gurultuden rahatsiz olanin odasinin gece boyu trafigin islek oldugu sokaga bakmasi/ room of one's own/ kendin icin iyi olanin kriteri/ taslar yuvarlaniyordu, as tears go by/ pismanlik/ gunesli gunler/ baska gunesler/ too drunk to fuck/ histeri/ beden/ aidiyet/ kimlik/ bana ait olan tek sey/ beden/ zaman/ umut/ ruyada kaybolan merdivenler/ sorry for nothing/ kaybetmek/ there's too much happening/ henbuz sahip olmadigina gunun birinde sahip olmanin umudu/ versus/ sahip olup da yitirdigine bir daha hic sahip olmayacagini bilmenin umutsuzlugu/ devam etmek/ sebep/ aramak/ "yasadigimiz surece bir seyler yapmak zorundayiz" (t. ozlu)/ tatmin/ olmamak/ eksik/ olmak/ "bir balik sessizligiyle agliyorum" (y. agaoglu)/ da vinci/ you owe me/ kirmizi/ zamansiz gidisler/ yurekte giderek artan ask ve ozlemle ne yapacagini bilememek/ seine nehri/ kaybettigin yerde hesaplasmak/ kime karsi kaybetmek/ caresizlik...

bu gider boyle.

bu aksam is yerindekilerle yemek yedik. yemegin sonunda turkce'deki kucultme ekine geldi is: -cik. bir arkadas "Oyleyse sikidimcik, sikidim yapan cuce" dedi. sonra hesabi nasil istiyorsunuz turkce'deye geldik. tabii ki de iki elimi havaya kaldirip, sol elimi kagit, sag elimi kalem gibi kullanarak hesap istedigimizi gosterdim. baska bi arkadas "put your hands up" sandi mevzuyu. ikisini birlestiren kivrak zeka (bu benim) "put your hands up modunda sikidim yapan cuceye" bagladi mevzuyu. pistlerde boy gostermekten cocuklugundan beri zevk almis olan bu cuce hesabi istiyor. yavastan kacacak.

29 Mart 2011 Salı

Şiir


mia'yla eskiden*

Mia'yla eskiden denizlerin kumlarla
öpüştüğü yeri merak ederdik
kıyıdaki o vahşi kalabalık yavan gelirdi bize
onların yanında hep yoksulluk çekerdik

Mia'yla bir göz odamız vardı bizim
türlü türlü iklimler denerdik içinde
ne vakit canımız sıkılır gibi olsa
birbirimizi yeniden yaratır
yeniden severdik

ceylanlar su içmeye indiğinde ya da
uykulu bir yıldız şafakta silindiğinde
içimize inceden bir sızı işler
fırtına zamanı, gemileri limana
bağlayan halatlar koptu kopacak sanırdık
kuzey, güney kutuplar ve tüm
çizgileri dunyanın karışacak gibiydi

ama biz hiç korkmadan, denizlerin
kumlarla öpüştüğü yeri merak ederdik
güneş ve gökyüzü gibiydik, birdik...


*Özlem Sezer (1998). Derin. Yon, Istanbul

Not: Türkçe karakterleri tek tek kopyalayıp yapıştırdım. Nedense üzerinde nokta olmayan ı'ları komik buluyordu.

Photo: Gemiler Adasi, Fethiye

28 Mart 2011 Pazartesi

Thé à la violette


KuzeyGuney Subat ayinin basinda Guney Fransa'ya gitmisti. Gelirken bana Toulouse'un alamet-i frikasi olan thé à la violette, menekse cayi, getirmis (Toulouse'un meneksesi meshur. Cayindan sabununa, bonbonuna kadar her seyini yapiyorlar). Bildigin siyah cayi menekse ile harmanliyorlar. Sonra misler gibi menekse menekse kokuyor. Ne zaman ofiste menekse cayi icsem butun ofisi menekse kokusu sariyor; beni ise sanki KuzeyGuney Guney Fransa'dan daha yeni gelmis, ben de Venedik'e gitmemisim gibi bir hissiyat. Icim kipir kipir oluyor nedense. KuzeyGuney'in gelisine sevindigimden mi, kendimin gidecek olmamdan heyecanlandigimdan mi, Venedik'te beni neyin bekledigini ve benim ne beklemem gerektigini bilmedigimden mi, Groningen'den cikacak olmanin heyecani mi, tazelenme umudu mu... tam olarak bilemiyorum. Ama seviyorum o duyguyu.

Bir de cok kucuklugumden bir geceyi hatirliyorum. Ben kucukken dedem Enka'nin Arabistan'daki insaat santiyelerinden birinde saglik gorevlisi olarak calisiyordu. Tr'ye de tatillerde geliyordu. Tipki benim simdi yaptigim gibi. Daha ilkokula bile gitmiyordum. O yuzden cok da net hatirlamiyorum. Ama dedemin kesin donus yaptigi geceyi hatirliyorum. Dedem apartmandan girince tabii butun aile dedemi karsilamaya cikiyor. Dedemin yuzunde de hem yolculugun yorgunlugu (ucagin ustune bir de Ataturk'ten Izmit'e gelmeyi ekle) hem de evine gelmenin sevinci. Garip bir ozlem. Bunu fark ettigimi hatirliyorum. Gariptir ki kucuk yasina ragmen cocuklar boyle karisik duygulari anliyor demek ki. Simdi dusununce bir de evine donmus olmanin huzuru vardir herhalde. Ben ise dedemden cok yanindaki buyuk bavulla ilgileniyorum. Biliyorum ki icinden deli gibi hediyeler cikacak. Ama ev gozun aydina gelen insanlarla dolu. O yuzden bavulla falan ugrasilmaz. Ayip. Bir sabirsizlik. Kucuk yasima ragmen gece gec saatlere kadar oturdugum ilk gecedir o. Sirf bavulun icinden cikanlari gorecegim diye gecenin bir vaktine kadar oturmustum. O gun bugundur iflah olmadim, bir baykusluk hasil oldu bana.

Iste menekse cayinin kokusu ofise yayildiginda sanki dedem merdivenleri cikiyor, kocaman bavul amcamin elinde, bende bir saskinlik, bir sabirsizlik... Menekse cayini her ictigimde iste bu iki gunu hatirliyorum ve mutlu oluyorum. Keske hic bitmese.

Bir kavusma ve cocukca bir sabirsizlik... bunu bir de Ankara'da havaalanindan biliyorum. T. ile birbucuk gun ayri kaldiktan sonra Ankara'da havaalaninda bulusmamizdan. Icim ayni kipir kipir, sabirsiz. Birbucuk gun ayri kalmak... ne kadar naifmisim.

Toulouse'a giden olursa bana menekse cayi alsin, bak burdan soyluyorum.

21 Mart 2011 Pazartesi

L'heure pour tous


Zaman dedigin sudan da hizli akiyormus. Bunu anladim. Alti ay uzatma aldin dedikleri daha dun gibi. Yani cabucak gececegini biliyordum ama bu kadar da beklemiyordum yahu.

Saint-Lazare Gari'nin onundeki bu enstalasyonun (TDK buna bi karsilik bulsa ya) adi "Time for all". Bindokuzyuzseksenbes yilinda Arman adinda bir sanatci tarafindan yapilmis. Paris gibi, insanlarin mutemadiyen bir yerlere kosturdugu, bir yerlere yetismeye calistigi, merdivenlerden kosarak inip metroyu son anda yakaladigi, cumartesi gecesi icmeye Montmartre'a gittiginde bile gece 2'deki son metroyu yakalamak icin saatine baktigi, pazar gunu oylesine dolasirken bile hizli hizli yurudugu bir sehirde time for all. Ruya gibi...

Her sey icin zamanim olsun istiyorum. Fransizca calismak icin, film izlemek icin, makale okumak icin, makale yazmak icin, gunesli gunde parkta yurumek icin, spora gitmek icin, hicbir sey yapmadan muzik dinlemek ve bir seyler okumak icin, yuzmek icin, tezimin introsunu yazmak icin, is basvurusu yapmak icin, iki bira cakmak icin, dans etmek icin... her sey icin. bunlarin hepsini dusundukce hicbir sey icin zamanim yokmus gibi geliyor. l'heure pour rien.

Gare Saint-Lazare'in onunde dursam, su saatlere baksam oylece. Bi dursam. Saatlerden saat, zamanlardan zaman begensem. Ancak yurumek istedigimde yuruyup gitsem.


Photo from: http://archeologue.over-blog.com/10-categorie-10513400.html