30 Kasım 2010 Salı

Bu gece son



Orjinal plana gore bugun benim Hollanda'daki son gunumdu. Otuz kasim. Bir aralik sabahi TR'de evimde uyanacaktim. Kendimi buna cok hazirlamistim. Yani hic gidecekmisim gibi gelmiyordu ama gidecegime cok da uzulmuyordum. Hatta Avustralya'da kizlarla konusurken "I don't want to stay in Groningen one more day after my contract ends" demisligim de vardir defalarca.

Groningen'de gecen zaman icin "hayatimin en unutulmaz donemlerinden biri olsa gerek" diye bahsetmekte hicbir sakinca gormuyorum. Kuzeyin bu kucuk sehri (Albert Camus'nun Veba'sini okudugumdan beri nedense ben de Groningen'e "sehrimiz" der oldum), sehrimiz, hafizama asla unutulmayacak anilarla kazindi. Ama son alti aydir sehrimizde bir yaprak dokumudur gidiyor. E tabi benim basladigim sirada doktoraya baslayanlar ya da bir sebepten buraya tasinmis olanlar da benim gibi bitiriyorlar islerini ve sehrimizden ayriliyorlar. Kalanlar bir sekilde duzen kurdular ve artik cok az gorusuyoruz. "Buralari eskiden hep dutlukmus" derdik biz Arkeoloji Toplulugu gezilerinde gittigimiz oren yerlerinde. Groningen de oyle bir dutluga donusuyor.

Arkeolojik yerlesimler cogunlukla katman katmandir. Mesela Truva'nin bilinen dokuz kultur kati var. Alacahoyuk'te 14, Hattusas'da 5 kat vardir bilinen. Kultur ya da yerlesim katlari birbirlerinden degisik sekillerde ayrilirlar. Ornegin deprem, yangin, savas, sel, hastalik, sehrin terkedilmesi vb. sebeplerden oturu sehir kullanilmamaya baslar. Binalar yer ile yeksan olur. Ornegin, M.O. ikinci bin yila ait bir tablete gore Kral Anitta Hititleri yendikten sonra Hattusas sehrinin uzerine uzerlik otu ektigini soyler. Uzerlik otu mezarliklarda, oren yerlerinde, terk edilmis yerlerde yetisir. Uzerlik otunun ciktigi toprakta illa ki bir ugursuzluk olmustur. Hattusas'in bes katindan biri iste bu yenilgiden sonraki yangindandir.

Katlar arasindaki fark belirgin olarak gorulur cogu zaman. Toprak yapisi farkli olabilir, kullanilan malzeme farkli olabilir, belli bir maden vardiysa onun verdigi renk olabilir, dogal afetlerin kalintilari olabilir, savaslarin izleri olabilir. Mesela sehir yandiysa o kat siyahtir. Yukaridaki fotografta katlar arasinda toprak var.

Sonra o sehirlere baska halklar gelir ve kendi sehirlerini kurarlar. Gunumuzden 4000 sene once kimse bir noktaya kara kasi kara gozu hatrina sehir kurmuyordu. Sehirler stratejik onemi olan yerlerde kurulurlardi. Dogal olarak baska halklarin da ayni sebepten oturu yikilmis bir sehrin ustune kendi sehirlerini kurmalari cok normal. Onlara da sorsan "buralari hep corak toprakmis da sonra dedemgil gelmis, ev yapmis" derler herhalde :)

Yillar sonra, aileleri, "Arkeolog olup da ne yapacaksin? Ac mi kalacaksin?" dedigi icin arkeoloji bolumune gitmeyip mimar, siyaset bilimcisi, muhendis (her cesidinden), psikolog, sosloyog, kimyager vb. olmaya karar vermis bir grup genc bu sehirlere gittiklerinde "Eskiden buralari hep dutlukmus" dediklerinde de haklidirlar aslinda. Cunku arkeologlar topragin altinda o kat kat kulturleri bulmadan once oralar ya dutluktur ya tarladir ya da hicbir sey.

Groningen'in icinde benim oldugum kultur kati bu gun son bulacakti. Eger alti ay daha burada kalma gerekliligim (bakisacisina gore imkan da denebilir) dogmasaydi. Primavera kati kendinden oncekilerin ustune yikilsin, onun ustune de yeni gelenlerin katlari kurulsun istiyordum. Ben gideyim, yeniler gelsin. Onlar da gitsin, daha yeniler gelsin. Bu boyle sursun gitsin. Ben de bu arada baska yerlerde yeni olayim. Kendi katimi kurayim. Bu mumkun oldugunca kisa surede olsun da istiyordum. Olmadi. Ben sehrimizi talan edip yakmaya ve buradan gitmeye bu kadar hevesliyken, sehrimiz beni birakmadi.

Anitta'nin laneti bu defa tutmadi. Uzerlik otunu serpmeye daha zaman var demek ki.





Foto: Nine layer of ruings in Troy. I took the photo from the flickr page of Jon eben Field (couldn't get the html code with attribution to him because share this funciton doesn't work)
http://www.flickr.com/photos/jefield/38101010/

29 Kasım 2010 Pazartesi

A triology: Le fate ignoranti, im Juli, Todo sobre mi madre


Gecen hafta akademik hayatimda bir ilk yasandi: ilk makalemi submit ettim! Henuz sadece submit ettim. Daha editor makalenin basilmaya deger olup olmadigina karar verecek. Reviewerlara gonderecek. Reviewerlar bana feedback verecek, ben o duzeltmeleri yapacagim. Tekrar submit edecegim. Tekrar reviewerlara gidecek. Tamam derlerse basilmak icin siraya girecek. Bu dedigim surec en az bir sene surecek.

Simdi ikinci makalemi yazmaya basladim. Bu makaleyi yazmak benim icin ilkinden daha zor. Aslinda su an yazmam gereken doktoramin ikinci senesinde rahmetli danismanim T. ile yaptigimiz calismalar. Zaten bu yuzden zor yazmasi. Birincisi bana T.yi hatirlatiyorlar. Ikincisi ne zaman bir sey tartismak istesem, aklima bir soru takilsa, bir seyin icinden cikamasam T.ye danismak istiyorum (adi ustunde "danisman") ve oldugu (hepsi noktali) icin kendimi tabir-i caizse miserable hissediyorum. Zavalli mi diyecegiz Turkcesi icin? Peki, oyle olsun. O yuzden gelsin distractorlar gitsin lack of concentrationlar.

Master tezimi yazarkenden beri ne zaman bir sey yazmaya yogunlasmam gerekse ve ben bunu beceremesem bir film acarim. O oyle arkada oynar. Ben isime bakarim. Sonra filme bakarim. Sonra gene isime bakarim. Bu filmler 4 senedir hic degismedi: La fate ignoranti (Cahil periler), im Juli (Temmuzda), Todo sobre mi madre (Annem hakkinda her sey).

Bir dakika. Galiba biraz once yalan soyledim. Bu filmler hic degismedi dedim ya, aslinda degismis. Ben de simdi fark ettim. Im Juli'yi artik izlemiyorum. Hani sozlesiyorlar, yollara dusuyorlar, binbir maceradan sonra Bogaz'da bulusuyorlar. Hayir, bu filmi artik izlemiyorum. Ama La fate ignoranti ve Todo sobre mi madre'yi izliyorum.

Iki filmi de artik bin kere dinledigimden, yaptigim izlemekten ziyade dinlemek galiba, artik dikkatimi dagitmiyor. Ama her defasinda sanki ilk kez izliyormusum gibi hissediyorum. Hic sikilmiyorum. Manuela, oglunun olumunden sonra Madrid'den Barcelona'ya giderken calan sarki beni her dinledigimde aglatir. Huma'nin, Tennessee Williams'in Arzu Tramvay'indaki (Arzu Tramvayi, "A setreetcar named desired" icin ne guzel bir ceviridir) deliligi oyunu Ankara'da izledigim zamani hatirlatir. Nina, bebegini alip sahneyi ve Kowalski'yi terkettiginde ben de giderim. Antonia, olen kocasinin, sevgilisiyle ve sevgilisinin arkadaslariyla, kendisinin hic bilmedigi bir dunyasi oldugunu ogrendiginde sasirir, kaybolur, gider gelir. Cok merak ederim aslinda ne hissettigini. Michele'nin 7 sene boyunca asik oldugu adamin hep kendisinden gizlenmek zorunda kaldigi karisiyla ilk karsilastigindaki duygularini dusunurum. Ernesto'nun "onun her seyini istedim. hastaligini bile" dedigi yerde askinin buyuklugunden ve sevgilisinin olumunden kalbim kirilir. Massimo ve Michele'nin askini bir sekilde anlayabildigimi sanirim.

Her izleyisimde daha once fark etmedigim seyler fark ederim.

Gene Le fate ignoranti'yi acmak uzereydim ki bu yaziyi yazmaya karar verdim. Sanirim baslarken bir amacim ve dahi bir mesajim vardi. Ama su anda yok. Zaten uc tane oldugunu sandigim background filmlerimin cok uzun sureden beri aslinda sadece iki tane kaldigini fark ettim. Dogal seleksiyon sonucu elenen filmin im Juli olmasi beni uzdu acikcasi. Bogaz'da birlesen asklara tahammulum kalmamis. Bunu fark etmek cok aci.

Madem oyle Manuela'nin Barcelona'ya ve gecmisine yolculugu sirasinda dinledigi sarkiyi dinleyelim.


19 Kasım 2010 Cuma

Hollanda usulu "simit pogaca"



- borek gotur.
- yok abi, sagol, cok tokum.
- ya gotur, ekmeksiz gotur ya...

cem yilmaz'in kac sene onceki turk telekom reklaminda vardi bu diyalog. saka gibi geliyor ama degil.

simit pogaca, rumeli turkleri'nin bir yemegiymis. ekmek arasi borek iste. A. (eski erkek arkadasim) dalgasini gecerdi hep delikanli adam boregi ekmek arasi yer diye. rumelili oldugundan degil, boyle delikanli muhabbeti yapmayi sevdiginden (bir de efe muhabbeti var ki ona hic girmek istemiyorum). bugun ogle yemeginde tam da bunun hollandacasi oldu bana. yillar once dalgasini gectigimiz seyi ben bugun yedim.

eco-driving (bu benim simdilerde calistigim konu) calismasi icin birlikte calistigimiz sirketin egitimine katildim bugun. ben kendim egitim almadim, egitimi nasil veriyorlar, kapsami ne diye gozlemledim zira biz o egitimi degerlendirecegiz. neyse. ben tabii ki leyla gibi cantamda continue duo, bir elma, bir de mandalina ile gitmisim. ogle yemegini nasilsa bir yerde yeriz diye dusunuyorum. duyan da 3,5 senedir hollanda'da yasadigima inanmaz! ogle yemegi saati gelince herkes cebinden, cantasindan sandviclerini cikardi. zuladaymis sandvicler. egitimi veren abi de "oglen yemegimizi yerken teori egitimi yapcaz cunku sabahki egitimde zaman kaybettik" dedi. oh! ben ac ac oturuyorum oyle. 50 metre otede McDonald's var. bisikletim de var allaha cok sukur. gider iki dakkada bi big mac cakarim diye dusundum. egitim saat 1'de bitti. tekrar yola dusme zamani geldi. bu arada herkes sandvicini yedi.

hollandalilarin boyle bi olayi var: paylasmak gibi bi durumlari yok. yani paylasmak istemediklerinden degil, adamlarin oyle bi semasi yok. akillarina gelmiyor. sosyal refah ulkesi. herkesin maasi var, maasi olmayana da devlet bakiyor. herkes kendinden mesul. yani bir nevi iyisiyle, kotusuyle, acisiyla, tatlisiyla herkesin tuttugu kendine durumu. dogal olarak abiler hicbir sikinti cekmeden yediler yemeklerini benim onumde. sonra da trainer gene yola dusmek isteyince sikinti oldu tabi bana cunku ben bir sey yememisim. egitim alan abilerden biri "istersen ben sana bir sandvicimin yarisini vereyim" dedi. allah razi olsun deyip aldim. su 3,5 senelik hollanda seruvenimde yeni bir sey daha denemis oldum: ontbijtkoek broodje

ontbijtkoek= kahvalti kurabiyesi. zencefilli mencefilli bir kek aslinda. agir bir sey. yani yagli degil ama insanin karnini sisiriyor. ben zencefil mevzuunu kekte, kurabiyede, biskuvide sevmedigimden almam da yemem de. ama acim. yiycem. yalniz bir ayrinti var... broodje. what the fuck is broodje? diyeceksiniz. sandvic. bildigin sandvic. bu durumda ontbijtkoek broode= zencefilli kekli sandvic, ekmek arasi zencefilli kek... artik nasil yersen.

benim tabi gozum buyudu sandvici gorunce. yani hala daha sandvic mi diyeyim kek mi diyeyim bilemedigim seyi gorunce. ama cok da acim ve yemek alma firsatim da yok. tabii ki de yedim ve aman da hollanda'nin zencefilli keki ne de guzel olurmus diye de ulkelerindeki yabanci bir genc bayana yasattiklari bu essiz deneyimden oturu mutlu olmalarini sagladim.

A. ile artik gorusmuyoruz, ama o ve M.'nin delikanlalik adi altinda yaptiklari geyik benim icin bugun gercek oldu. ne A.nin ne de M.nin bugune kadar o kadar lafini ettigi o muktesem seyi yemis oldugunu saniyorum.

birazcik agir geldiyor migdeye. ustelik bir de o kekin ustune tereyagi suruyorlar. bildigin migdeye cokuyor yani. bir cay olsaydi belki daha rahat olurdu diye dusundum. ama sallama cay migdemde zencefilin actigi deligi buyutmekten baska ise yaramayacagindan espresso caktim. sonra da 2 saat otobuste tintin yol gittim.

insanoglu ne oldum dememeli ne olacagim demeli diye bosuna dememisler. ekmek arasi keke muhtac kaldigim gunler geldi. allah razi olsun abiden ki en azindan bana sandvicinin yarisini teklif etti.

ustteki foto: ontbijtkoek
alttaki foto: simit pogaca

18 Kasım 2010 Perşembe

Heymans 0452 sakinleri icin gelsin...

Nouvelle Vague'dan gelsin oyleyse:

"i'm sick and i'm tired
of reasoning;
just want to break out,
shake off this skin."

16 Kasım 2010 Salı

Gardini al!


acaba, diyorum, insanlar kendilerinden beklemedigimiz seyler yaptiklarinda, ayni seyi kendisinden beklenen birinin yaptigi zamankinden daha fazla tepki gostermemizde insafsiz ve haksiz bir taraf yok mu?

ilkokuldayken yazili defterimiz vardi. yazili olurken ogretmen o defteri kilitli dolaptan cikarirdi. herkes yazilisini defterine cevaplar, ogretmen defterleri toplardi. sonra da yazililar okununca eve gotururduk; ebeveynlerimizden biri imzalardi.

bir kere bir Turkce yazilisindan 2 almistim. Turkce 2 alinacak bir ders mi? degil. ben herhangi bir dersten 2 almis miyim? hayir. matematik, fen bilgisi, sosyal bilgiler falan paso 5. ama olmus iste. o defa o Turkce yazilisindan 2 almisim. uzuldum tabi. sonucta kimse "vay, bugun de su sinavdan bir 2 cakayim da nesem yerine gelsin" diye girmez sinava (gireni de var da. o bambaska bir dunya). aldim goturdum defteri eve.

o aksam annemle babam bakti yazilima. neden 2 aldin? ben de hangi sorulari yanlis yaptigimi ve dogru cevaplarin ne olmasi gerektigini soyledim. mesela artik nasil bir kafam basmadiysa es anlamli sozcuklere ornek verememisim. daha dogrusu es anlamli yerine sestes sozcuklere ornek vermisim. kafalar karismis yani. o gece defter oylece durdu. ertesi gece de. e imzalanacak ki okula geri gotureyim. ne annemin ne de babamin imzalamaya niyeti var. en sonunda soyledim artik "yazili defterimi yarin goturmem gerekiyor. biriniz imzalar misiniz?" babam "ben imzalamam 2 aldigin yaziliyi" dedi. annem herhalde biraz daha yufka yurekliymis "getir imzalayayim, ama bir daha 2 alirsan ben de imzalamam. oyle goturursun" dedi. onca 5'in arasinda bir tane 2 benim en buyuk kusurum olmustu yani. ote yandan ailesi dusuk not almasina alisik oldugu icin birkac kere 4 aldiginda evin kahramani gibi gezen, maddi manevi odullendirilen arkadaslarim da oldu.

annemle babam, bana kizdilar mi, yoksa dusuk not almami beklemedikleri icin hayal kirikligina mi ugradilar? arkadasimin annesi ve babasi, zaten 3'un ustunde bir not beklemedikleri icin 4'u gorunce sevindiler mi, yoksa "e olmasi gereken de bu zaten" mi dediler? bilmiyorum. ama ortada bir haksizlik oldugunu dusunuyorum. bana da arkadasima da. bana haksizlik cunku her zaman hatasiz olamam (alfredo perfecto'ymusum gibi oldu, ama anladin sen onu). arkadasima haksizlik cunku iyi yaptigi islerin mucizeymis gibi gorunmesi ona aptal demenin kibarcasi. benim, "hata yaptim" diye anne ve babamdan tahammulsuz tepki gormeyi hak etmiyorum. arkadasim da "iyi bir sey yapti" diye basarisinin pastirma yazi gibi beklenmedik oldugunu hissetmeyi hak etmiyor.

kabahati hep baskasina atmayayim. bende de arkadasimda da sucun birazi. ben arada bir boyle 2 miki alip, benim de insan oldugumu arada bir boyle seylerin olabilecegini gostermeliymisim. arkadasim arada bir matematik, fen gibi anne-babanin gozunde sukse yapan derslerden 4-5 alip bunun aslinda mucize olmadigini gostermeliymis. velhasil ikimiz de 2'yi de 5'i de alanin ayni insan oldugunu bir ara acik etmeliymisiz. hatta ustune basa basa soylemeliymisiz.

olmamis. o gun olmamis. bugun bugunlere gelinmis. muhtemelen 2 aldigim yaziliyi ne annem hatirlar ne de babam. ama ben kucuk bir hatam yuzunden guvendigim insanlar tarafindan gordugum "bu ilk ve son olsun" tepkisini neredeyse 20 senedir unutmamisim. istemeden hata yaptigimizda, normalde en cok guvendigimiz insanlara bile guvenemeyeceksek kime guvenecegiz? bir seyi yanlis yapmak icin tek (ilk veson) sansimiz varsa, trial-error learning basli basina traumatic learning olmaz miydi? ogrenmenin de trialsiz-errorsuzu olmadigina gore, ogrenme olur muydu?

guven duygusu da pek kirilgan, nane molla bir seymis. ama bizimkisi "ben seni sevdigimden oyle soyluyorum" kulturu, degil mi?

not: ani, yasimin hala tek haneli rakamlarla yazildigi zamanlardan kaldigindan boyle yazili-not-akademik basari odakli. ama buna paralel pek cok sey olmustur, olacaktir da.

11 Kasım 2010 Perşembe

A Sesame Street proposal for identity formation: A brilliant endeveaour on the way to self-integration via conflict and resolution


Kucuk yasinda boyle sarkilar dinlersen halin nice olur? Ben ile sen arasindaki ayrimin sayi saymak kadar kolay oldugu zamanlarmis. Good old days kabilinden. Istiyorum ki ben de o kafa rahatligina erip dunyanin en kolay isinin "Who is me?" sorusunu cevaplamak oldugunu dusuneyim. Sonra da "Ha ha!" diye gulup geceyim. Buyrun sarkinin sozleri:

Ben, benim; sen de sensin (Susam Sokagi- TRT versiyonu)

Ben, benim.
Sen de sensin.
Sen, “ben” dersen; sen, olursun ben; ben de sen.
Ben, “sen” dersem; ben kim olur?
Ben, “ben” dersem; ben, olurum ben.
Hic aklim ermedi…

Sikayetim yok ama veremem bir anlam.
Cozemiyorum bu sirri bir turlu.
Kafamdaki soruyu silmek icin simdi,
Biraz yormaliyim beynimi.

Gormek icin yolun sonundaki isigi
Biraz calistirmaliyim kafami

(Diyalog)
- Simdi, ben, benim.
- Evet…
- Sen, de sensin.
- Dur bir dakika emin misin?
- Ama sen, bensin “ben” dedigin zaman; ben de senim.
- Aklim iyice karisti… Sen, “sen” dediginde beni kastediyorsun sen!
- Evet…
- Ben, “ben” dedigimde beni kastediyorum! Simdi anladim galiba…
- Ne kadar basitmis, degil mi?

Simdi oldu. Cok basitmis aslinda.
Niye daha once dusunemedim ben?
Sayi saymak kadar kolay simdi.
Kafam rahat artik, buymus dunyanin en kolay isi.
Calistirdim kafami, su kafami!

Ha ha!

Forgetfulness of death

Do death people forget our love for them? Or do they remember our love eternally?

3 Kasım 2010 Çarşamba

Keep deep sleep

Iki gundur derin uyku uyuyamaz oldum. Daha dogrusu derin daliyorum ama kum cikiyor. Pazartesi gece boyunca kafamda "Lose your soul" (Dead Man's Bones) caldi caldi durdu. Ben de ruyadan ruyaya kostum. Dun gece de bir huzursuzluk hali dondum dondum durdum yatakta.

Yazarken farkettim ki sorunum (not being able to keep deep sleep) aslinda cok fiyakali. Yani insanin sorunu olacaksa boyle olsun. Gordun mu ortak noktayi? "eep". Bu sozcukler bildigin -eep ile biten monomorphemic sozcukler. Nedir bu -eep? Ne anlam verir sozcuge? Henuz bilmiyorum. Arandim tarandim ama bulamadim. Bilen varsa soyleyiversin. Tek bildigim oglen saat 2 gibi kafamin durdugu, gece 11'de kapanan TRT4 gibi baska bir -eep'e; "beep" sinyaline gectigim...

2 Kasım 2010 Salı

"Kamyonlar kavun tasir, ben hep seni dusunurdum"*

Groningen'de gecen yillarin sayisi arttikca Groningen gunlerininin de sonu yaklasiyor. Varligina alistigimiz arkadaslarimiz yavas yavas burdan ayriliyor. Gectigimiz cumartesi OAK'nin evini topladik. EAK (a.k.a. Edwood)'den sonra onu da yolcu edecegiz. Evi toplarken bir ara KuzeyGuney "giz" dedi "kiz" yerine. Ben de "biz Niksar'da kiz yerine gi deriz" dedim. OAK patlatti Yasar Kurt'un Kamyonlar kavun tasir bestesini.

O an, evini topladigimiz adamin, birbirimizi tanimasak da ortak gecmisimiz olan, ayni yerden geldigim, bazi seyleri anlatmam ya da aciklamam gerekmeyen, ingilizce ya da hollandaca'nin icinde anlami yitirmedigim sayili insanlardan oldugunu fark ettim. Biri daha gidiyor, diye cok canim sikildi. KuzeyGuney gibi ben de "Ama hayatimdan cikmasa artik insanlar?" dedim icimden. Ama cikiyorlar. Simdi arkadaslarim gidiyor diye sikayet ediyor olsam da orjinal plana gore ben de bu ayin sonunda ayrilacaktim Groningen'den. Simdi ne degisti? Haziranin sonu oldu... Galiba ben bir yerde duruncaya kadar bu durum devam edecek. Son kullanma tarihi olmayan bir sehir ve hayat istiyorum.

*Cahit Kulebi