Bugun, benimle ayni yastaki is arkadasim otobuste bana bunu soyledi: You're a woman, I'm a girl.
Girl, I hope you will not be a woman in the way I had to be, dedim icimden. Sonra aklima o muktesem sarki geldi. 2008 yilinin agustos ayinin basinda bir haftasonunu bu sarkiyi dinleyerek gecirmistim. Zor zamanlardi (sanmistim). Uzun suredir dinleyemiyordum. Aklima o zor, gecmek bilmeyen haftasonu geliyor. Bu gece calsin bakalim... Madem ki ben kadinmisim, benim icin calsin.
29 Ağustos 2011 Pazartesi
10 Ağustos 2011 Çarşamba
Simdi ne olacak bu portakalin obur yarisi?
Hollandalilar'in sebze-meyve tuketimi ile ilgili bir atasozu vardir: gunde iki meyve ve 200 gram sebze giren eve doktor girmez. Ilk gittigimde ne ikisi kocum, biz meyveyi aksam yemeginden sonra posetiyle getiririz oturma odasina. Mandalina, portakali, elmayi kilo hesabi yeriz diyordum ama sebze-meyve fiyatlarini gorunce neden miktar konusunda devlet eliyle duzenleme getirildigini anladim :)
Ben de kendi payima gunde bir portakal, bir elma, kisin bir kiwi meyvesi, mevsimine gore uzum-erik-hurma tuketiyordum. Evet, Akdeniz insaniyim. Cok yiyorum. N'olmus? Cok sevgili ofis arkadasim B. ise Allah icin ilac niyetine bir meyve yemez. Ancak hasta olacak ki aklina meyve gelsin. Gerci cok sik hasta olurdu ama meyve aklina hep hasta olduktan sonra geldigi icin koruyucu-onleyici islevini goremezdi. Neyse. Ben de hergun portakalimin yarisini B.ye verirdim. Boylece kardes payi yerdik. Paris'te oturdugum semtin pazarini kesfettigimden beri ben gene gunde bir portakal, bir elma, bir kiwi sistemine dondum. Yalniz o portakali soyunca bogazimda bir sey dugumleniyor kaliyor. Yarisini ben yiyecekmisim, yarisini B.ye verecekmisim gibi. Sonra bakiyorum ortada ne B. var ne bir sey.
Ilk birkac defasinda gozlerim doldu ne yalan soyleyeyim. Hem de ofiste. Deliyim ya hani "gideyim diger post-doca vereyim portakalin yarisini. yiyemiycem ben bunu" diye duygusala bagladim. Sonra yedim tabii. Ben bu hikayeyi diger post-doca anlatana kadar portakalin vitamini kacar. Ayrica oyle herhangi biri degil B.yle paylasmam lazim portakali. Misal kiwi meyvesinde olmuyor cunku B. kiwi meyvesi sevmez zaten. Ben kasik kasik yerim kendi basima. Portakalla alakali bir sey. Cok fena kosullanmisim. Alayim portakalimi. Oturayim ikili koltugumuza. Iki de sohbet edelim meyve yerken. sonra ellerimizi yikayalim. Sen sag, ben selamet.
Alti hafta oluyor buraya tasinali. Zamanidir, homsickness basiyor tabii. Ama su siralar bunun duygusal boyutuyla ugrasacak enerjim yokmus gibi geliyor. Biri beni su portakalin diger yarisi sorunsalindan kurtarsin hayrina...
1 Ağustos 2011 Pazartesi
Dunun sarkisi: What the hell am I doing here? I don’t belong here…
Paris’e tasinali dort hafta oldu. Dort haftadir A. diye bir fransiz arkadasin Pigalle’deki evinde kaliyordum. Ama tez yazmam gereken zamanda ev ariyor olmak artik canima tak ettiginden ve birazcik da tezcanli oldugumdan gecen hafta onume gelen ilk evi tuttum. Ha sanilmasin ki bundan once sayisiz eve “ben buraya sumugumu bile surmem!” diye burun kivirdim. Zaten cevap verdigim altmistan fazla ev ilanindan sadece dordunden cevap geldi. Altmista dort!!! Paris’te yabanci olmak hakikaten mesakkatli is.
Neyse efendim. Gecen hafta evi tuttum. Dun itibariyle de tasindim. Benden once kalan kiz kendini hic temizlik fln gibi islerle yormamis. Aferin ona! Ne de olsa icten ice bir turkluk var bende de. Turk kadini temizlik isine girdi mi kendini kaybeder malum. Turk kadini temizlik yapmaz, parcala-yok et prensibiyle onune gelene girer! Groningen’de hem P. hem de T. yeni evlerine tasindiklarinda ayni sey oldu: ilk bakista temizce gorunen evleri gunlerce temizlemek gerekti. Bu ev ilk goruste bile temiz gorunmuyordu. Yani varin siz dusunun. Camasir suyundan ellerim acildi. Bepanthene maharetiyle duruyorum. O kadar diyeyim yani. Bugun oglen itibariyle isleri bitirdim. Dolabimi yerlestirdim. Artik Laplace’daki yeni evim kullanima hazir.
Ve fakat sabah uyandigim ruh hali… Dun aksam A. ve arkadaslari ile ictigimizden mutevellit bu sabah uykuyla uyaniklik arasindaki siniri asmam biraz uzun surdu. Ve ben hep o sarkiyi soyledim kafamin icinde takili plak gibi: what the hell am I doing here? I don’t belong here… Cok mutsuz uyandim. Cok yalniz. Sanki surgunde gibi.
Groningen’e tasindigimda da boyleydi. Bir allahin kulunu tanimiyordum. Dutchlar iyidir, hostur ama arkadaslik kurmak icin ortalama dokuz-on ay gecer. O da bin tane parametreye bakar, vs. Ilk gittigimde Cuma is cikisindan Pazartesi sabah bolume gidene kadar tek bir kelime konusmadigim bir haftasonu olmustu ki allahim sen bir daha verme yarabbim! Zamanla hayat kurdum Groningen’de kendime. Evim oldu Groningen. Sevdiklerim artik Groningen’deydi. Ben, bir yere gittigimde, buna TR de dahil, Groningen’e, kendi evime donmek istiyordum. Donunce de icim huzurla doluyordu. Ikinci kere evimi biraktim. Hatta kac iki… Gebze’den Ankara’ya. Ankara’dan Gebze’ye. Gebze’den Groningen’e. Groningen’den Paris’e. Dort olmus. Her defasinda ayni sey oluyor: yaptigin, kurdugun her seyi geride birakip yeniden kurmak zorunda kaliyorsun.
Kendimi bos bir arsaya bakar gibi hissediyorum. Bana “Yap” demisler ama ne ne yapacagimi biliyorum ne de nereye, nasil yapacagimi. Hem benim dort kat ustune kacak cikilmis terasli evim vardi zaten. Bu bombos arsa da neyin nesi allasen? Oylece duruyorum. Hani olur ya hasadi yanmis, bir senelik emegi bosa gitmis, yere comelmis, basi ellerinin arasinda ne yapacagini bilemeden oylece onunde uzanan tarlaya bakan kasketli koylu tipi. Iste oyleyim. Halbuki ben bunu daha once yaptim. Hem kendi ulkemde yaptim hem de baska ulkede yaptim. Ama o is oyle olmuyor iste… Her defasinda yeniden ogreniyorsun.
Yeni ulke, yeni sehir, yeni dil, yeni kultur, yeni saglik sistemi (burun kivirma. onemli bunlar), yeni vergi sistemi, yeni yemekler, yemi yemek saatleri ve miktarlari, yeni tadlar, yeni beden dili, yeni iklim, yeni her sey. Soludugun havadan yedigin zeytinyagina kadar yeni. Tabii ki de naif degilim. Bunun boyle olacagini biliyordum, ama bilmek anlamaya yetmiyor.
Bir aydir A.nin evinde kaliyordum. Groningen’den arkadasim. Sanki ben Paris’e oyle gezmeye gelmisim de A.da kaliyormusum, ama yuzsuzluk yapip biraz uzun kalmisim gibi… tanidik bildik yuz, kurulu ev, ben misafir gibi yatak yap-kaldir. Ustelik Pigalle’de. Pigalle Paris’in en turistik yeri. On kisiden onu da turist! O denlicesine… Ingilizce duyuyorsun, fransada degilsin sanki. Kafeler, teraslar, dukkanlar, vb. her sey turistik. Ben bir aydir turist gibi yasamisim iste farkinda olmadan. Sanki bu misafirlik bitecek de Groningen’e geri donecegim sanmisim. Bunda daha once Paris’e iki ayligina gelip geri donmemin de etkisi var sanirim. Bu sabah bambaska bir evde, bambaska bir yatakta, odanin icinde acilip dolaba yerlestirilmeyi bekleyen bavullarla uyaninca aklim basima geldi. Yalnizlik coktu ustume. Sanki dunyada erisebilecegim kimse kalmamis gibi. Expatligin boyle mutlak bir yalnizligi var. Sonu olmayan, siniri olmayan, ne kadar surecegini bilmedigin, bitip bitmeyecegini bile bilmedigin, hicbir yere koyamadigin, ama icinden de atamadigin, pacana yapismis, sen silkeledikce daha da bulasan, karabasan gibi coken, elini kolunu baglayan, bagirdigin, karsi koydugun ama sesinin duyulmadigi, kimsenin senin neyin icinde oldugunun farkinda olmadigi, biraz umutsuz, biraz caresiz, mutlak bir yalnizlik.
Ustelik bunun cevremde insan olup olmamasiyla alaksi da yok. Sagolsunlar hem A. hem de J. cok destek oluyorlar. Beni arkadaslariyla tanistirdilar. Her haftasonu disari, yemege ciktim onlarin arkadaslariyla. Onlar Fransizca konustu, ben dinledim, kendimi de hayrete dusururcesine dinledigimin % 70’ini anladim ama agzimi acip da muhabbete katilana kadar ay bacaya kiz kocaya vardi (bu sureclere Groningen’den alisigiz. Amerika’ya, Kanada’ya gitmekten farkli olarak Avrupa’da bildigin dil sorunu da ekleniyor yabanci ve doktora ogrencisi olmanin butun zorluklarinin ustune). Yani oznel olarak yalniz degilim. Ama bu baska bir sey. Yabancilik hissiyatinin etrafindaki insan sayisiyla alakasi yok.
Yabanci oldugumun daha bu sabah farkina vardim ve ilk tepkim Radiohead’in o muazzam sarkisinin kafamin icinde donup donup durmasi oldu. Groningen’e tasindigimda How to disappear completely caliyordu kafamda hep. I am not here. This is not happening. Simdi Creep. Hangisi daha iyi, hangisi daha zavalli, bilmiyorum. Ogleden sonra alisveristen donerken de alakasiz bir sekilde Yasar Kurt’tan beyoglu’nda yuruyorum/ yuruyorum beyoglu’nda/ olum gibi bir sey oluyor/ oluyorum beyoglu’nda caliyordu kafamda. Benim kafa su siralar sairin “Masa da ne masaymis/ koydukca aldi” dedigi masa kivamina gelmis.
Aslinda yabanci olmak da garip. Ingilizce’de foreigner ve stranger arasindaki fark belli. Yanlis yaparsan, ogretmen acimaz, o sorun yanar gider. Hollandaca’da yabancilar icin ayrim yok ama allochtoon ve autochtoon diye ayrim var. Hollanda’da dogmus ya da Hollanda’da dogmamis. Hollanda’da Dogan yabancilar ciddi sikinti goruldugu gibi, kelime yok Fransizca’daki sozcugumuz l’étranger. Foreigner’a da stranger’a da l’étranger diyorlar. Ingilizce oknusurken de Fransizca’dan direk ceviriyorlar. O zaman ben stranger oluyorum. “She is a stranger” diyorlar beni birine tanistirirken. Ben de ayip mi olacak, aman ha fln diye dusunmeden “foreigner” diye duzeltiyorum. Stranger ne ya? El miyim olm ben? Degilim. Garip miyim? Uc kulagim mi var benim? Yok. Oldu olacak weirdo diyelim, temiz temiz baglayalim bui si! Yani butun sikintisi yetmiyormus gibi bir de gozumun icine baka baka “she is a stranger” diyorlar! K.nin bir lafi vardir “Farkini veriyim, kufret bari” der. Hah, iste o hesap bizim burdaki durumlar.
Sesin yankilanacak derecede bos bir oda da cok yardimci olmuyor tahmin edebileceginiz gibi. Calisma masam bombos. Birazcik kendimden bir seyler goreyim diye Uykusuz’un 8 aydir kullanmadigim Yigit Ozgur takvimini dolabin kapagina astim. Kardesimin 1,5 sene once Paris’e gelirken getirdigi ve gene benim kullanmadigim Firat cikartmalarini obur rafa koydum. T.ye yazdigim kirmizi defter ve Cemal Sureya kitabini karsima koydum ama belki onlari oradan baska bir yere kaldirmak gerekebilir tez yazarken. B. ile Pintelier’de bira caktigimiz son gece oradan birer tane kendimize, bir tane de OAK & EAK ciftine aldigimiz (ve ben Gron’dan ayrilirken istasyonda yazdigimiz) Kwak kartini da karsima koydum, kirmizi defter ve Cemal Sureya’nin yanina. Dogumgunum icin Gunes & Co’daki muazzam yemekte ve veda ickim icin De Minnaar’da arkadaslarimin verdigi kartlari da ust rafa koydum, gozumun gorecegi bir yere. Bana aslinda yapip yikmadigim, yaptigim seyin biraktigim yerde durdugunu ve istedigim zaman dostlarimin orada oldugunu hatirlatiyorlar. Aynisini burada yapmak icin de (birazcik) guc veriyorlar. Toscana’dan B.nin aldigi kitap ayracini da yukari koydum. Umuyorum B., P., Eniste ile Toscana’ya gidebiliriz bir gun.
Daha onceki deneyimlerimden bildigim bu gunler gececek, nasil ki Ankara, Groningen evim olduysa Paris de evim olacak. Ama su an kendimi gercekten dipsiz bir yalnizligin icinde hissediyorum. Bu defa zor geliyor. Surekli yapip, geride birakip, yeniden baslamak bu defa zor geliyor. Nedenini bilmiyorum. Sadece oyle hissediyorum.
Bu blogu okuyan bir elin parmaklarini gecmeyen dostlar. Zaten oyle blogculuk gibi bi derdim yok. Sirf size kendimden haber vermek icin yaziyorum buraya. Gelin. Evime misafir olun. Bu evde saraplar icilmesi, yemekler yenilmesi lazim ki ev evligi idrak etsin. Ben, buranin benim evim oldugunu idrak edeyim.
Not: Yazi pazar gunu yazilimis olup internet sikintilari yuzunden pzt kondu buraya.
Neyse efendim. Gecen hafta evi tuttum. Dun itibariyle de tasindim. Benden once kalan kiz kendini hic temizlik fln gibi islerle yormamis. Aferin ona! Ne de olsa icten ice bir turkluk var bende de. Turk kadini temizlik isine girdi mi kendini kaybeder malum. Turk kadini temizlik yapmaz, parcala-yok et prensibiyle onune gelene girer! Groningen’de hem P. hem de T. yeni evlerine tasindiklarinda ayni sey oldu: ilk bakista temizce gorunen evleri gunlerce temizlemek gerekti. Bu ev ilk goruste bile temiz gorunmuyordu. Yani varin siz dusunun. Camasir suyundan ellerim acildi. Bepanthene maharetiyle duruyorum. O kadar diyeyim yani. Bugun oglen itibariyle isleri bitirdim. Dolabimi yerlestirdim. Artik Laplace’daki yeni evim kullanima hazir.
Ve fakat sabah uyandigim ruh hali… Dun aksam A. ve arkadaslari ile ictigimizden mutevellit bu sabah uykuyla uyaniklik arasindaki siniri asmam biraz uzun surdu. Ve ben hep o sarkiyi soyledim kafamin icinde takili plak gibi: what the hell am I doing here? I don’t belong here… Cok mutsuz uyandim. Cok yalniz. Sanki surgunde gibi.
Groningen’e tasindigimda da boyleydi. Bir allahin kulunu tanimiyordum. Dutchlar iyidir, hostur ama arkadaslik kurmak icin ortalama dokuz-on ay gecer. O da bin tane parametreye bakar, vs. Ilk gittigimde Cuma is cikisindan Pazartesi sabah bolume gidene kadar tek bir kelime konusmadigim bir haftasonu olmustu ki allahim sen bir daha verme yarabbim! Zamanla hayat kurdum Groningen’de kendime. Evim oldu Groningen. Sevdiklerim artik Groningen’deydi. Ben, bir yere gittigimde, buna TR de dahil, Groningen’e, kendi evime donmek istiyordum. Donunce de icim huzurla doluyordu. Ikinci kere evimi biraktim. Hatta kac iki… Gebze’den Ankara’ya. Ankara’dan Gebze’ye. Gebze’den Groningen’e. Groningen’den Paris’e. Dort olmus. Her defasinda ayni sey oluyor: yaptigin, kurdugun her seyi geride birakip yeniden kurmak zorunda kaliyorsun.
Kendimi bos bir arsaya bakar gibi hissediyorum. Bana “Yap” demisler ama ne ne yapacagimi biliyorum ne de nereye, nasil yapacagimi. Hem benim dort kat ustune kacak cikilmis terasli evim vardi zaten. Bu bombos arsa da neyin nesi allasen? Oylece duruyorum. Hani olur ya hasadi yanmis, bir senelik emegi bosa gitmis, yere comelmis, basi ellerinin arasinda ne yapacagini bilemeden oylece onunde uzanan tarlaya bakan kasketli koylu tipi. Iste oyleyim. Halbuki ben bunu daha once yaptim. Hem kendi ulkemde yaptim hem de baska ulkede yaptim. Ama o is oyle olmuyor iste… Her defasinda yeniden ogreniyorsun.
Yeni ulke, yeni sehir, yeni dil, yeni kultur, yeni saglik sistemi (burun kivirma. onemli bunlar), yeni vergi sistemi, yeni yemekler, yemi yemek saatleri ve miktarlari, yeni tadlar, yeni beden dili, yeni iklim, yeni her sey. Soludugun havadan yedigin zeytinyagina kadar yeni. Tabii ki de naif degilim. Bunun boyle olacagini biliyordum, ama bilmek anlamaya yetmiyor.
Bir aydir A.nin evinde kaliyordum. Groningen’den arkadasim. Sanki ben Paris’e oyle gezmeye gelmisim de A.da kaliyormusum, ama yuzsuzluk yapip biraz uzun kalmisim gibi… tanidik bildik yuz, kurulu ev, ben misafir gibi yatak yap-kaldir. Ustelik Pigalle’de. Pigalle Paris’in en turistik yeri. On kisiden onu da turist! O denlicesine… Ingilizce duyuyorsun, fransada degilsin sanki. Kafeler, teraslar, dukkanlar, vb. her sey turistik. Ben bir aydir turist gibi yasamisim iste farkinda olmadan. Sanki bu misafirlik bitecek de Groningen’e geri donecegim sanmisim. Bunda daha once Paris’e iki ayligina gelip geri donmemin de etkisi var sanirim. Bu sabah bambaska bir evde, bambaska bir yatakta, odanin icinde acilip dolaba yerlestirilmeyi bekleyen bavullarla uyaninca aklim basima geldi. Yalnizlik coktu ustume. Sanki dunyada erisebilecegim kimse kalmamis gibi. Expatligin boyle mutlak bir yalnizligi var. Sonu olmayan, siniri olmayan, ne kadar surecegini bilmedigin, bitip bitmeyecegini bile bilmedigin, hicbir yere koyamadigin, ama icinden de atamadigin, pacana yapismis, sen silkeledikce daha da bulasan, karabasan gibi coken, elini kolunu baglayan, bagirdigin, karsi koydugun ama sesinin duyulmadigi, kimsenin senin neyin icinde oldugunun farkinda olmadigi, biraz umutsuz, biraz caresiz, mutlak bir yalnizlik.
Ustelik bunun cevremde insan olup olmamasiyla alaksi da yok. Sagolsunlar hem A. hem de J. cok destek oluyorlar. Beni arkadaslariyla tanistirdilar. Her haftasonu disari, yemege ciktim onlarin arkadaslariyla. Onlar Fransizca konustu, ben dinledim, kendimi de hayrete dusururcesine dinledigimin % 70’ini anladim ama agzimi acip da muhabbete katilana kadar ay bacaya kiz kocaya vardi (bu sureclere Groningen’den alisigiz. Amerika’ya, Kanada’ya gitmekten farkli olarak Avrupa’da bildigin dil sorunu da ekleniyor yabanci ve doktora ogrencisi olmanin butun zorluklarinin ustune). Yani oznel olarak yalniz degilim. Ama bu baska bir sey. Yabancilik hissiyatinin etrafindaki insan sayisiyla alakasi yok.
Yabanci oldugumun daha bu sabah farkina vardim ve ilk tepkim Radiohead’in o muazzam sarkisinin kafamin icinde donup donup durmasi oldu. Groningen’e tasindigimda How to disappear completely caliyordu kafamda hep. I am not here. This is not happening. Simdi Creep. Hangisi daha iyi, hangisi daha zavalli, bilmiyorum. Ogleden sonra alisveristen donerken de alakasiz bir sekilde Yasar Kurt’tan beyoglu’nda yuruyorum/ yuruyorum beyoglu’nda/ olum gibi bir sey oluyor/ oluyorum beyoglu’nda caliyordu kafamda. Benim kafa su siralar sairin “Masa da ne masaymis/ koydukca aldi” dedigi masa kivamina gelmis.
Aslinda yabanci olmak da garip. Ingilizce’de foreigner ve stranger arasindaki fark belli. Yanlis yaparsan, ogretmen acimaz, o sorun yanar gider. Hollandaca’da yabancilar icin ayrim yok ama allochtoon ve autochtoon diye ayrim var. Hollanda’da dogmus ya da Hollanda’da dogmamis. Hollanda’da Dogan yabancilar ciddi sikinti goruldugu gibi, kelime yok Fransizca’daki sozcugumuz l’étranger. Foreigner’a da stranger’a da l’étranger diyorlar. Ingilizce oknusurken de Fransizca’dan direk ceviriyorlar. O zaman ben stranger oluyorum. “She is a stranger” diyorlar beni birine tanistirirken. Ben de ayip mi olacak, aman ha fln diye dusunmeden “foreigner” diye duzeltiyorum. Stranger ne ya? El miyim olm ben? Degilim. Garip miyim? Uc kulagim mi var benim? Yok. Oldu olacak weirdo diyelim, temiz temiz baglayalim bui si! Yani butun sikintisi yetmiyormus gibi bir de gozumun icine baka baka “she is a stranger” diyorlar! K.nin bir lafi vardir “Farkini veriyim, kufret bari” der. Hah, iste o hesap bizim burdaki durumlar.
Sesin yankilanacak derecede bos bir oda da cok yardimci olmuyor tahmin edebileceginiz gibi. Calisma masam bombos. Birazcik kendimden bir seyler goreyim diye Uykusuz’un 8 aydir kullanmadigim Yigit Ozgur takvimini dolabin kapagina astim. Kardesimin 1,5 sene once Paris’e gelirken getirdigi ve gene benim kullanmadigim Firat cikartmalarini obur rafa koydum. T.ye yazdigim kirmizi defter ve Cemal Sureya kitabini karsima koydum ama belki onlari oradan baska bir yere kaldirmak gerekebilir tez yazarken. B. ile Pintelier’de bira caktigimiz son gece oradan birer tane kendimize, bir tane de OAK & EAK ciftine aldigimiz (ve ben Gron’dan ayrilirken istasyonda yazdigimiz) Kwak kartini da karsima koydum, kirmizi defter ve Cemal Sureya’nin yanina. Dogumgunum icin Gunes & Co’daki muazzam yemekte ve veda ickim icin De Minnaar’da arkadaslarimin verdigi kartlari da ust rafa koydum, gozumun gorecegi bir yere. Bana aslinda yapip yikmadigim, yaptigim seyin biraktigim yerde durdugunu ve istedigim zaman dostlarimin orada oldugunu hatirlatiyorlar. Aynisini burada yapmak icin de (birazcik) guc veriyorlar. Toscana’dan B.nin aldigi kitap ayracini da yukari koydum. Umuyorum B., P., Eniste ile Toscana’ya gidebiliriz bir gun.
Daha onceki deneyimlerimden bildigim bu gunler gececek, nasil ki Ankara, Groningen evim olduysa Paris de evim olacak. Ama su an kendimi gercekten dipsiz bir yalnizligin icinde hissediyorum. Bu defa zor geliyor. Surekli yapip, geride birakip, yeniden baslamak bu defa zor geliyor. Nedenini bilmiyorum. Sadece oyle hissediyorum.
Bu blogu okuyan bir elin parmaklarini gecmeyen dostlar. Zaten oyle blogculuk gibi bi derdim yok. Sirf size kendimden haber vermek icin yaziyorum buraya. Gelin. Evime misafir olun. Bu evde saraplar icilmesi, yemekler yenilmesi lazim ki ev evligi idrak etsin. Ben, buranin benim evim oldugunu idrak edeyim.
Not: Yazi pazar gunu yazilimis olup internet sikintilari yuzunden pzt kondu buraya.
27 Temmuz 2011 Çarşamba
Vogue Paris
Sonunda Vogue Paris'i Paris'te aldim! Hem de Montparnasse'da, Paris'in en sevdigim kosesi. Paris'i sevmesem de Montparnasse'i nedense seviyorum, onun yeri ayri. Neden? Hicbir fikrim yok.
Sonbahar modasi basmis ortaligi. Derginin ici civil civil. Bundan sonra takipcisiyiz. Meyvemeyvecim, insallah onumuzdeki sayilardan birini de sizinle aliriz Montparnasse'dan ya da Paris'in hangi kosesinden istersen ordan :) KuzeyGuney'cim, sana da Vogue Italia'yi Roma'dan almak kismet olur insallah :)
Su yastan sonra dil ogrenmenin en kolay yollarindan biri cocuk kitaplari okumak oldugundan Vogue'un yanina bir de Donald Duck caktim :)
15 Temmuz 2011 Cuma
Le tour de France

Paris'e tasindigimin ikinci gunu le tour de france basladi. Omrum boyu hic de merak etmedigim ve izlemedigim bu yarisma gecen sene tabir-i caizse resmen hayatimi kurtardi. Gecen sene bu zaman kongre icin Avustralya'ya gitmistik. O kadar yol gitmisken de tabii ki kongreden sonra da bir sure kalmistik. Melbourne, Sydney ve Cairns'e gitme firsati bulduk. Cok guzel zaman gecirdik.
Avustralya'ya gitmek kulaga ne kadar cekici gelse de 25 saat ucak yolculugu hic de oyle degil. Koltuk tepesinde, iki buklum, surekli film izleyip bir seyler yiyerek ve her yerin uyusarak 25 saat yol gidiyorsun. Arada Dubai havaalani gibi kendi basina bir yazi konusu olabilecek bir yerde duruyorsun. Sigara icilen kafede oturmak istiyorsan en az 36 dirhem (9 euro) tutarinda bir sey alman gerekiyor mesela. Ustelik bu kafenin ayri bir havalandirmasi fln da yok. Ustu acik, icilen sigara dumani havaalanina karisip gidiyor, ama orasi sigara icilen kafe. Iste Avustralya yolunda mini cakal Dubaililerle de boyle bir munasebet icine giriyorsun. Avustralya'ya vardin diyelim. Jetlagin allahini yiyorsun. Bir gun sonraya vardigin yetmiyormus gibi 10 saat de saat farkina alisman gerek.
Tabii ki normal zamanlarda bile uyku sikintisi yasayan nocturnal dogali ben ve B. icin bu korkunc bir sey. Diger taraftan "I sleep like a koala" diyen G. icin hayat huzurlu bir sekilde devam ediyor. Biz uyuyamadikca G. daha cok uyuyor sanki, sabah dinc bir sekilde kalkip kosuya gidiyor!
Sydney'de gece uyumak icin kendimi le tour de france'in huzurlu kollarina attim resmen. Ben yatiyorum, abiler bisiklet biniyor, dag cikip iniyor, sunucular kah sporculardan kah turun gectigi koylerden, kasabalardan bahsediyor... boyle ninni gibi monoton gidiyor o is. O arada ben de uykuya daliyorum. Resmen melatonin hapi ve uyku hapinin yapamadigini yapip beni misil misil uyuttu le tour de france.
Iki haftadir gene bir tur ortamlari. Bu defa Paris'teyim. Jetlag sorunum yok allaha sukur (allah bi daha vermesin zaten oylesini!). Bir suru adam gene dag cikip iniyor. Pireneler'deler. Hayirlisiyla Avenue des Champs-Élysées'ye varacaklar insallah 24 temmuzda (oglum tour de france'a katilsa arakasindan su dokerdim su gibi gidip gelsin diye). B. nobetci yazlikci gibi Groningen'de makalesiyle ugrasiyor. G. Stockholm'de kongrede. Ben iste burda. Nereden nereye... Sadece bir yil gecmis aradan. Ama ne kadar cok sey degismis hayatimda. Degisim sadece mekanla da sinirli degil. Patris'in mukemmel ingilizcesiyle "It is not only that. It is more than that".
Sydney'de Kings Cross'da oturdugumuz barda J. (simdi minnacik, dunya tatlisi bir kizi var) gunden gune nasil tukendigimi yuzume cat diye soylemisti. Hollandalilarin acik olmasini seviyorum. Lafi gevelemeden dertlerini anlatiyorlar. Insanin boyle bir dostu olmasi gercekten cok onemli. Icten ice bildigim ama yuzume bu denli aciklikla soylenmemis bir seydi bu. Ya da belki de disardan o kadar belli oldugunun farkinda degildim. J. bana bunu gosteriyordu. B., G., J. ile gittigimiz Blue Mountains turundan donerken "I'm fed up with being stuck" dedigimi hatirliyorum. O gunden bugune cok sey degisti. Televizyonda gene le tour de france var, ama ben baska yerdeyim. En azindan ben boyle hissediyorum.
Umarim J., G., B. gene guzel bir geziye cikabiliriz. J. cocugu olmasina ragmen dunyanin en cool annesi oldugu icin hiiic mizildanmadan hatta hepimizden once gelir bence. G.'nin kesin mesguldur ve ajandasina bakmasi lazim. B.'nin son Fransa ve Italya seyahatlarine bakilirsa yola cikmadan 3 gun once haber vermek yeterli.
Belki de bir sonraki tour de france'da hala Paris'te olursam kizlari davet ederim. Kim bilir... guzel olur.
14 Temmuz 2011 Perşembe
14 Temmuz
Fransiz Ihtilali'nin yildonumu bugun. Ondort temmuz 1789'da artik canina tak eden halk, Basitlle hapishanesini basmis ve zaten bir suredir devam eden olaylar devrime evrilmis.
Benim calistigim yer o kadar allahin unuttugu bir yerde ki sabah 9:30 oglen 16:30 arasi otobus bile yok! Citroen yaris arabalari, Renault, bir de jandarma birligi var. Olani biteni bu. Ise basladigim gunden beri jandarma birligi fikir fikir. Bir marslar, bir cadirlar, bir yuruyusler, kortejler... Meger iste 14 Temmuz'a hazirlaniyorlarmis. Bizim 30 Agustos hesabi. Gunler gectikce muzigin sesi ve askerlerin sayisi artti. Hani 19 Mayis gosterileri icin once herkes kendi okulunda calisir sonra peyder pey stadda calismalar baslar, butun ogrenciler stada gider vs. Iste burda da butun askerler Satory'e gelmeye basladi. Jandarma zaten ordaydi. Once kara birlikleri, sonra hava, sonra deniz. Tabii bunlarin bandolari fln. Iki haftadir icimiz sisti, Marseillaise'i tek nota atlamadan islikla calabiliyorum! Aferin bana!
Bugun de Cahmps de Mars'da (Eiffel Kulesi'nin oldugu meydan) toren yaptilar. Kucukken babaannem beni Izmit stadindaki butun bayram gosterilerine gotururdu: 29 ekim, 23 nisan, 19 mayis... hepsini benden soracaksin. Ben unumu eledim, elegimi astim bayram islerinde. O yuzden Fransizlarinkini es gectim, evde tvden izledim. Gerci cok hasta oldugumdan pek izleyemedim de. Uyuyakalmisim.
Défilé du 14 Julliet (defile yuruyus demekmis). Sarkozy geldi, askerleri selamladi. Protokolde kendisine ayrilmis bolume gecti. Toren basladi. Askerler gittiler protokolun onunde bi gosteriler, bi sekiller yaptilar. Sonra Marseillaise soylendi vs. Iste ben orda uyumusum. Ama iki haftadir izledigim provalardan tahmin ettigim askerler yurudu, Tr'deki torenlerden bildigimiz Erenkoy kiz lisesi ogrencileri ile Tuzla Askeri lise ogrencileri tango yapti fln. Bildigin 30 agustos iste ya.
Dortbucuk sene Hollanda'da kaldim. Gordugum tek kolluk kuvveti gece bar cikis saatinde (2 a.m.) asayisi saglamak icin yol kenarinda yuzunu gosteren, mumkun mertebe etliye sutluye karismayan polisler. Herhangi bir ordu mensubu gormuslugum yok. Hollanda milli marsini kendi kulturel entegrasyon cabalarim sonucu ogrendim, sadece 2008 Avrupa kupasi ve 2010 Dunya kupasi maclarindan once dinledim. Avrupa kupasinda gruptan bile cikamadi Hollanda takimi. O yuzden uc kere dinledik. Dunya kupasinda dengeyi saglamak icin finale kadar cikti koclarim! Milli marsa doyduk. Ezgisini de coktan unuttum gitti. Masallah Fransa topraklarina ayak basar basmaz bi asker ortamlari, milli mars beynime kazindi. Birinci haftanin sonunda gece metrosuyla donerken metroda polis anonsu, ne oldugunu anlamayan bizler (cunku aslinda bir sey olmamisti), metroyu "al bunu al al al" moduyla basan polisler, geldikleri gibi gitme... Bizim anadolu lisesi Gebze askeri kislasinin tam karsisindaydi. Ozume dondum de bi rahatladim. Neydi o Hollanda'daki sivil hayat, antimiliter ortamlar, rahatlik, guzellik... Milli duygularim zayiflamisti yemin ediyorum bu Hollandalilar yuzunden! Simdi tek ihtiyacim her pazartesi sabahi ve cuma oglen Istiklal Marsi'ni soylemek. Iki de Andimiz cakarsam tamam olurum.
Militer bir ulkeye geldigimi icten ice biliyordum ama boylelikle acik acik da gormus oldum. Uniter bir ulkeye geldigimi ise oturma izni icin basvuru yapmaya gittigimde ogrenecegim gibi geliyor. O zaman da "Fransa Fransizlarindir" fln diye bir yazi yazarim atik. Hayirlisi bakalim...
Benim calistigim yer o kadar allahin unuttugu bir yerde ki sabah 9:30 oglen 16:30 arasi otobus bile yok! Citroen yaris arabalari, Renault, bir de jandarma birligi var. Olani biteni bu. Ise basladigim gunden beri jandarma birligi fikir fikir. Bir marslar, bir cadirlar, bir yuruyusler, kortejler... Meger iste 14 Temmuz'a hazirlaniyorlarmis. Bizim 30 Agustos hesabi. Gunler gectikce muzigin sesi ve askerlerin sayisi artti. Hani 19 Mayis gosterileri icin once herkes kendi okulunda calisir sonra peyder pey stadda calismalar baslar, butun ogrenciler stada gider vs. Iste burda da butun askerler Satory'e gelmeye basladi. Jandarma zaten ordaydi. Once kara birlikleri, sonra hava, sonra deniz. Tabii bunlarin bandolari fln. Iki haftadir icimiz sisti, Marseillaise'i tek nota atlamadan islikla calabiliyorum! Aferin bana!
Bugun de Cahmps de Mars'da (Eiffel Kulesi'nin oldugu meydan) toren yaptilar. Kucukken babaannem beni Izmit stadindaki butun bayram gosterilerine gotururdu: 29 ekim, 23 nisan, 19 mayis... hepsini benden soracaksin. Ben unumu eledim, elegimi astim bayram islerinde. O yuzden Fransizlarinkini es gectim, evde tvden izledim. Gerci cok hasta oldugumdan pek izleyemedim de. Uyuyakalmisim.
Défilé du 14 Julliet (defile yuruyus demekmis). Sarkozy geldi, askerleri selamladi. Protokolde kendisine ayrilmis bolume gecti. Toren basladi. Askerler gittiler protokolun onunde bi gosteriler, bi sekiller yaptilar. Sonra Marseillaise soylendi vs. Iste ben orda uyumusum. Ama iki haftadir izledigim provalardan tahmin ettigim askerler yurudu, Tr'deki torenlerden bildigimiz Erenkoy kiz lisesi ogrencileri ile Tuzla Askeri lise ogrencileri tango yapti fln. Bildigin 30 agustos iste ya.
Dortbucuk sene Hollanda'da kaldim. Gordugum tek kolluk kuvveti gece bar cikis saatinde (2 a.m.) asayisi saglamak icin yol kenarinda yuzunu gosteren, mumkun mertebe etliye sutluye karismayan polisler. Herhangi bir ordu mensubu gormuslugum yok. Hollanda milli marsini kendi kulturel entegrasyon cabalarim sonucu ogrendim, sadece 2008 Avrupa kupasi ve 2010 Dunya kupasi maclarindan once dinledim. Avrupa kupasinda gruptan bile cikamadi Hollanda takimi. O yuzden uc kere dinledik. Dunya kupasinda dengeyi saglamak icin finale kadar cikti koclarim! Milli marsa doyduk. Ezgisini de coktan unuttum gitti. Masallah Fransa topraklarina ayak basar basmaz bi asker ortamlari, milli mars beynime kazindi. Birinci haftanin sonunda gece metrosuyla donerken metroda polis anonsu, ne oldugunu anlamayan bizler (cunku aslinda bir sey olmamisti), metroyu "al bunu al al al" moduyla basan polisler, geldikleri gibi gitme... Bizim anadolu lisesi Gebze askeri kislasinin tam karsisindaydi. Ozume dondum de bi rahatladim. Neydi o Hollanda'daki sivil hayat, antimiliter ortamlar, rahatlik, guzellik... Milli duygularim zayiflamisti yemin ediyorum bu Hollandalilar yuzunden! Simdi tek ihtiyacim her pazartesi sabahi ve cuma oglen Istiklal Marsi'ni soylemek. Iki de Andimiz cakarsam tamam olurum.
Militer bir ulkeye geldigimi icten ice biliyordum ama boylelikle acik acik da gormus oldum. Uniter bir ulkeye geldigimi ise oturma izni icin basvuru yapmaya gittigimde ogrenecegim gibi geliyor. O zaman da "Fransa Fransizlarindir" fln diye bir yazi yazarim atik. Hayirlisi bakalim...
8 Temmuz 2011 Cuma
Ofis ortamlari
Hey gidi hey... Groningen'de B. ile mutlu mesut devam ederken ofis hayatimiza, hayat beni nerelere surukledi. Koccaman ofiste bir B. bir ben at oynatiyorduk. Iki kisilik koltugumuz ve misafir icin masamiz bile vardi. Yani sanirsin ki oturma odasi hasretiyle dosemisiz ofisi. Allah iste insani attan indirip essege bindirmesin.
Yaz donemi olmasi nedeniyle yeni isyerimi komple stajyer basmis. Bu stajyer denen mahlukat amip gibi. Eseysiz uruyor masallah! O yuzden ben simdi ben dahil 4 kisinin oldugu bir ofisteyim. Groningen standartlarina gore bu ofisin hakki 2 kisi bence. Ama mesela ODTU'de biz lisanstayken bir tanecik asistan odasi, 7 tane asistan vardi. Yani bu isler goreceli. Buna da sukur.
Hemen karsimda oturan adam sanirim benim gibi gecici kontratli ve yeni. Ingilizce konusmuyor. Tamam. Ama henuz Fransizca hatta herhangi bir dil konustugunu da gormedim, duymadim. Ingilizce makaleleri google translator maharetiyle tercume edip okuyan bir abi. Tasima suyla degirmen donmez ama ona da hayatta basarilar iste.
Onun arkasinda doktorasini yeni almis bir muyendis var. Simdi muyendis zaten bastan kaybetmeye mahkum bi kisi. Bi muhendisin yapabilecegi en akillica sey lisans diplomasini alir almaz kendisini muhendislik fakultesinden kurtarmak, arkasina bakmadan kacmak, illa askerlikten kacmak icin master yapmak istiyorsa da bunu isletme, MBA gibi alanlarda yapmaktir. Bu bir muhendis icin kopruden once son cikistir. Bu abi lisanstan sonra masterini yapmis. Bir de ustune doktora yapmis. Artik nasil bi psikopatsa! Sessiz, sakin, konusmuyor. Ama seri katiller zaten hep isinde gucunde, sessiz, iyi vatandas, uyumlu calisandir. Bu abinin icinde nasil bir sey var, zamanla gorecegiz. Yalniz muhendislerin kadina-kiza acligi cennet vatanimiz TR'ye ozgu bir sey degilmis arkadas. Bak en azindan bunu diyebilirim. Muhendis arkadaslarinizi kinamayin. Evrensel bir sikinti icindeler. Kendilerine BM baris gucu fln lazim su saatten sonra.
Onun da karsisinda gene muhendis ama bu defa abla kisisi var. Dikkat dikkat! "Muhendislik fakultesinde kiz olmak" entrylerine konu olmus kisiyle ayni ofisi paylasiyorum! Bu ne yaman celiski anne?! Biyikli degil. Pazoc ya da pespaye de degil (kafamda nasil kurduysam artik muh fak hatununu?). Sade. Bildigin sade ya. Duz yani. Hani Starbucksta fln bi sade kahve vardir, bir de sutlu, kopuklu, kremali, ustune yetmezmis gibi karamelli ve suruplu... hah iste bu bardagin dibinde kalmis sade kahve gibi bisii. Bak simdi caktirmadan bi daha baktim. Vallahi oyle.
Simdi bu muhendislerden bir ofis dolusu daha var. Toplamda 7 ya da 8 kisiler. Abla iclerinde bir tane. O yuzden boyle bi prenses gibi ya. Hani koyunun olmadigi yerde keciye abdurrahman celebi derlermis ya, iste o hesap. Abla bugun bi isletme bolumunun kapisina yaklassa... bak dikkat et. bolumden iceri girmesine gerek yok. kapiya yaklasip cekim alanina girecek sadece. o dakka, Frodo yuzugu Hukum Dagi'na attiginda kuculup, kisilip, sonunda dayanamayip patlayan Sauron'un gozu gibi parcalara ayrilir hafazanallah!
Biz psikoloji bolumunde 40 kiz, hasbel kader bu bolume girmis 3 erkek ve muhendislikten gecmis 2 erkek dahaydik. Bu kadar yani. Ablaya imdenmedim desem yalan olur.
Ama gene de bardagin dibindeki sade kahve olmaktansa, ustundeki karamelli krema olmayi tercih ederim! Ha hayt!
Iki saat sonra gelen edit: Aabi hatun kralice ari gibi!!! perdesini aciyorlar, kahvesini getiriyorlar, yemege gidelim diyor, gidiliyor... ne zavalliymis arkadas muhendis adamlar! ama en kotusu ne biliyor musunuz? hadi bi dusunun. bi kadinin en korkunc hali sizce hangi hali?
Cvp: BABY TALK!!! hem de ofiste...
Hayiiiiiiiiiiirrrr!!!!!!!!!!!
Yaz donemi olmasi nedeniyle yeni isyerimi komple stajyer basmis. Bu stajyer denen mahlukat amip gibi. Eseysiz uruyor masallah! O yuzden ben simdi ben dahil 4 kisinin oldugu bir ofisteyim. Groningen standartlarina gore bu ofisin hakki 2 kisi bence. Ama mesela ODTU'de biz lisanstayken bir tanecik asistan odasi, 7 tane asistan vardi. Yani bu isler goreceli. Buna da sukur.
Hemen karsimda oturan adam sanirim benim gibi gecici kontratli ve yeni. Ingilizce konusmuyor. Tamam. Ama henuz Fransizca hatta herhangi bir dil konustugunu da gormedim, duymadim. Ingilizce makaleleri google translator maharetiyle tercume edip okuyan bir abi. Tasima suyla degirmen donmez ama ona da hayatta basarilar iste.
Onun arkasinda doktorasini yeni almis bir muyendis var. Simdi muyendis zaten bastan kaybetmeye mahkum bi kisi. Bi muhendisin yapabilecegi en akillica sey lisans diplomasini alir almaz kendisini muhendislik fakultesinden kurtarmak, arkasina bakmadan kacmak, illa askerlikten kacmak icin master yapmak istiyorsa da bunu isletme, MBA gibi alanlarda yapmaktir. Bu bir muhendis icin kopruden once son cikistir. Bu abi lisanstan sonra masterini yapmis. Bir de ustune doktora yapmis. Artik nasil bi psikopatsa! Sessiz, sakin, konusmuyor. Ama seri katiller zaten hep isinde gucunde, sessiz, iyi vatandas, uyumlu calisandir. Bu abinin icinde nasil bir sey var, zamanla gorecegiz. Yalniz muhendislerin kadina-kiza acligi cennet vatanimiz TR'ye ozgu bir sey degilmis arkadas. Bak en azindan bunu diyebilirim. Muhendis arkadaslarinizi kinamayin. Evrensel bir sikinti icindeler. Kendilerine BM baris gucu fln lazim su saatten sonra.
Onun da karsisinda gene muhendis ama bu defa abla kisisi var. Dikkat dikkat! "Muhendislik fakultesinde kiz olmak" entrylerine konu olmus kisiyle ayni ofisi paylasiyorum! Bu ne yaman celiski anne?! Biyikli degil. Pazoc ya da pespaye de degil (kafamda nasil kurduysam artik muh fak hatununu?). Sade. Bildigin sade ya. Duz yani. Hani Starbucksta fln bi sade kahve vardir, bir de sutlu, kopuklu, kremali, ustune yetmezmis gibi karamelli ve suruplu... hah iste bu bardagin dibinde kalmis sade kahve gibi bisii. Bak simdi caktirmadan bi daha baktim. Vallahi oyle.
Simdi bu muhendislerden bir ofis dolusu daha var. Toplamda 7 ya da 8 kisiler. Abla iclerinde bir tane. O yuzden boyle bi prenses gibi ya. Hani koyunun olmadigi yerde keciye abdurrahman celebi derlermis ya, iste o hesap. Abla bugun bi isletme bolumunun kapisina yaklassa... bak dikkat et. bolumden iceri girmesine gerek yok. kapiya yaklasip cekim alanina girecek sadece. o dakka, Frodo yuzugu Hukum Dagi'na attiginda kuculup, kisilip, sonunda dayanamayip patlayan Sauron'un gozu gibi parcalara ayrilir hafazanallah!
Biz psikoloji bolumunde 40 kiz, hasbel kader bu bolume girmis 3 erkek ve muhendislikten gecmis 2 erkek dahaydik. Bu kadar yani. Ablaya imdenmedim desem yalan olur.
Ama gene de bardagin dibindeki sade kahve olmaktansa, ustundeki karamelli krema olmayi tercih ederim! Ha hayt!
Iki saat sonra gelen edit: Aabi hatun kralice ari gibi!!! perdesini aciyorlar, kahvesini getiriyorlar, yemege gidelim diyor, gidiliyor... ne zavalliymis arkadas muhendis adamlar! ama en kotusu ne biliyor musunuz? hadi bi dusunun. bi kadinin en korkunc hali sizce hangi hali?
Cvp: BABY TALK!!! hem de ofiste...
Hayiiiiiiiiiiirrrr!!!!!!!!!!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)