23 Aralık 2010 Perşembe

"Katya bir deli marti... inatla dans ediyor"*

Kucukken ne zaman cok hasta olsak annemlerin yatak odasinda yatardik. Acaba tek kisilik kendi ranzamizda yatmaktansa cift kisilik anne-baba yataginda yatmanin iyilesme surecimize ne gibi bir katkisi olmasi gerekiyordu? Bilmiyorum. Annemlerin de bildigini sanmiyorum. Oturdugumuz binada ebeveyn yatak odalari apartman bosluguna bakiyor. O yuzden apartmanin catisinda ne kadar marti varsa bunlarin sesinin en iyi duyuldugu yer yatak odasi.

Marti dedigin ciglik cigliga bir kus. Bana nedense kus gibi degil de kendi basina bir birey gibi gelir marti. Agresiftir. Bas bas bagirir varligini duyurmak icin. Sehir hatlari vapurunda giderken gerekirse bir martinin baska bir martinin agzindan yemegini kaptigini gorursunuz. O kadar da pistir icten ice. Ama bir yandan da cok kendi basinadir. Ingilizce yaziyor olsam "individuated" derdim. Gene de ne hikmetse bir kere ayagi karaya basmaya gorsun hicbir marti kendi basina gezinmez ortalikta. Ornegin Haydarpasa'nin onundeki dalgakiranin ustu silme marti doludur her daim. Kanatlari cirpmaz oldu mu da bir o kadar "integratedlar" yani (evet, evet, o unlu BID modeli aslinda martilara da uygulanabilir). Oyle de guzeller boyle de guzeller.

Anu'nun Besiktas'taki evinin catisina yuva yapmislardi martilar. Tabi ben yilda bir kere kaldigimdan benim icin sorun yok, ama Anu hep sikayet ederdi cok gurultucu olduklarindan. Ben de cocuklugumdaki hastalik gunlerimden biliyorum esasen. Marti dedigin yaygara yapar. Ama Groningen'in martilari cok sakin. Kanalin hemen kenarinda yasiyorum. Dort sene oldu. Daha bir kere marti gurultusuyle uyandigimi bilmem. Hatta kanalin ustunde ordekten baska kusun ottugunu duymadim. Sehrimizde pazar kuruldugu gunlerin aksaminda pazar yerinde artakalan balik parcalarinin basina ususurler, ama gene de oyle bir kavga gurultu, o benim baligim, cek gagani harcamayayim seni burda, once ben gordum, gidiyorum olm ben... gibi seslere rastlayamazsiniz. Oyle kendi hallerinde coplenirler.

Nerede okudugumu hatirlamiyorum. Bir tiyatro oyuncusu (kim oldugunu da hatirlamiyorum) ne zaman yurt disina gitse martilara ekmek verirmis. Ne hikmetse zengin Kuzey Avrupa ulkelerindeki martilar, bizim martilarin iki lokma kapmak icin Karakoy-Kadikoy arasini komple uctukari ekmegi durduklari yerde verince bile yemezlermis. Bir ulkenin refah devleti olup olmadigini burdan anlarim, demisti iste o tiyatro oyuncusu. Ben kendisinin ekmek kriterine ek olarak ciglik kriterini oneriyorum: Martilarin ne kadar ciglik attigindan ulkenin huzur seviyesini anlayabiliriz.

Istanbul'da martilar her zaman icin cok ozeldiler benim icin. "Katya" siirlerini ezberimizden okuyarak gecirdik lisenin son sinifini. Ankara'da marti yoktu. Kim kaybetmis de Ankaralilar bulsun oyle bir guzelligi... Groningen'de ise martilarin ruhu yok. Yani bildigin mucadele etmiyor hayvanlar. Bak "asil" martidan sonra "hayvan" kategorisine koydum dikkat edersen.

Kusun hayat gailesi mi olur, deme. Olur. Iste o hayat gailesinin varligi Istanbul'un martilarini Kadikoy-Karakoy-Eminonu-Besiktas arasinda ucurur durur. Yorulmak bilmezler. Bir de kimseye eyvallahi yoktur bunlarin. Istemezse o vapurun pesine takilmaz da sonrakini bekler ya da daha sonrakini... Pasa gonlu nasil isterse! Ve gene ayni hayat gailesinin yoklugu Groningen'in martilarini pazar kalktiktan sonra pazar yerine ususturur ve bir metre dahi kipirdatmaz. Gudumludur Groningen'in martisi. Kolunda saati yoktur ama sali-cuma-cumartesi saat 5 oldu mu Grote Markt'taki pazar yerine akar kendini bilmez bir sekilde. Istanbul'un martisi ekmeginin pesinde gururuyla varolmaya calisirken Groningen'in zaten besili olan martisi utanmasa baligi izgara ister ve onu bile begenmez.

Su hayatta marti olacaksan Istanbul'da olacaksin arkadas! Bir hayat gailen olacak. Istanbul'da olacaksin ki varliginin bir anlami olacak.

"Katya bir deli marti... inatla dans ediyor"*

* Ozlem Sezer

22 Aralık 2010 Çarşamba

Gunun sansli yolcusu: Ben

Sanirim uc ay once uc arkadas haftada iki aksam yuzmeye gitmeye karar verdik. Ben ve P. sirt agrimiz icin, S. ise Karadeniz baligi, yuzmeyi sevdiginden. Galiba sadece 4 hafta birlikte gidebildik. Is, guc, konser derken P. ve S. gelemiyorlar. Ben de issiz gucsuz insan modeli degilim (artik) ama bir kere gitmezsem bir daha gitmem diye korktugumdan termometrelerin -8 gibi sacma sayilari gosterdigi su icinde bulundugumuz zaman diliminde bile gidiyorum yuzmeye.

Bugun de gene Grote Markt'ta Beijum otobusunu son anda yakalayip, hatta "Bisikleti kitledik mi acaba? Otobusu kacirmiycaz diye bisikletten olmayalim!" diye dusunerek otobuse bindim. Madem o kadar icine dert oldu binmeyip bisikletini kontrol etseydin dediginizi duyar gibi oluyorum, ama hava zaten civi gibi sogukken ve ben bu havada bisiklete binerken o otobuse kendimi atmayi o kadar cok istedim ki... oyle de yaptim zaten :) Kapinin onune ilistim cunku baska yer yoktu. Toplu Tasima Ofisi'nde gorevli bir abla "Ilerleyelim, beyler!" diye uyardiysa da islerinden yeni cikmis, soguktan donmus, evlerine gitmeye can atan yavru Dutchlar hic orali olmadilar. Hastanenin onundeki duraga geldigimizde durakta bekleyen yaklasik 12 kisi olmasina ragmen otobuse kimse binmedi. Ben toplu tasima ablasina sordum "Hayyirdir?" "Otobus dolu" diye cevabi cakti bana abla. Vay dedim!

Hayati Izmit, Istanbul, Ankara belediye otobuslerinde, Gebze-Harem dolmusu (ki TR'deki butun dolmus hatlari icinde en denetimsizi oldugunu dusunuyorum), Gebze-Haydarpasa arasi banliyo trenlerinde, ve sehir hatlari vapurlarinda gecmis biri olarak bu araclarin hepsinin insani standartlar cercevesinde yolcu tasima kapasitesi oldugunu ve bu sayilarin da metal tabelalar ustunde aracin girisinde yazdigini biliyorum. Bilmedigim bu rakamlarin dikkate alindigi. Kucukken ozellikle trende konduktoru biletleri kontrol ederken insanlari da sayiyor sanirdim. Yoksa nereden bilecekler kac kisi oldugunu, limiti asip asmadigimizi. Ama gene de her daim vagonda olmasi gerekenden cok insan oldugunu dusunurdum. Cok gecmeden hakli oldugumu anladim kucuk aklimla.

Buraya geldigim ilk sene, daha birinci kur Hollandaca tamamlamisim, Almanca konusmak daha kolay geliyor ve derdimi daha iyi anlatiyorum; bir gun bir belediye otobusunun ustunde o yaziyi gordum "Bu otobus oldu oldugu icin yolcu alamamaktadir". Aklim almadi tabii ki. Bana kalsa otobusun daha gideri var, alir bir 25 kisi daha. Dedim herhalde ben anlamadim Hollandaca oldugu icin. Bolume gidince sozluge baktim. Yok sorun bende degil. Otobus doldu diye otobuse yolcu alinmayan bir ulkede yasiyorum! Ben gene "Vay dedim!"

Keske demesem tabii. Banliyo trenleri ozellikle aksam ve sabah saatlerinde konserve kutusu gibi olmasa, Kizilay-ODTU minibusu nizamiyeden sonra yolcu sayisini ikiye katlamasa, Kizilay'dan Subayevleri'ndeki isyerime giderken bindigim otobus Ulus'a kadar akraba gunu gibi olmasa, Istanbul'daki belediye otobuslerinden bahsetmek bile istemiyorum... orda degisik bir mitoz bolunmenin vuku buldugundan supheleniyorum! Ama iste doldu diye yolcu almayan otobus gordugumde sasiriyorum.

Bugun otobusun son yolcusu ben oldum. Cancagizim bisikletimi kilitlememis olma ihtimalime ragmen bindigim (kahramanlik degil aptallik aslinda yaptigim) otobusun son yolcusu oldum. Ama uzuldum de. Yani benden sonraki 12 kisi o sogukta beklemeye devam etti. Halbu ki diyorum ya, otobuste yer var. Oniki ne, hepsinin +1'leri da gelsin! Herkese yeter. Ustelik sofor de hani gene de durdu ve orta kapiyi acti, cunku onde zaten yigilma vardi. Ama durakta bekleyen yolcu adaylari binmediler! Yani bu sistem karsilikli isliyor. Yolcu da "Ya surda dursak ne olacak, 15 dakkaya evimizdeyiz nasilsa" demiyor da "Bu otobus dolmus aga. Neden durdun ki? Binemem ben bu otobuse" diyor. Allah kabul etsin! Dutch efficiency!

Sonuc itibariyle ben pasa pasa havuzuma gittim. Hatta yol biraz sehir disinda oldugundan komple buz tutmus kanal, buz icinde olduklari yere cakilip kalmis bot evler, ve kanalin uzerine dogmakta olan sarimtrak dolunaydan olusan manzarayi da seyre dalip 12 Subat 2009 gunu B. ve S. Paard van Troje'ye gittikten sonra bakip bakip agladigim, Cemal Sureya'dan siirler okudugum dolunayi hatirladim.

Sonra yuzdum. Duz-ters-duz-ters-duz-ters... Harose yuzuyorum. Boylelikle esit yuzmus oluyorum (evet, obsesifim). Donus yolunda bindigim otobus de nedense ucretsizdi. Hollandalilarin hic yapacagi is degil, ama nedense bu aksam ucretsizdi. Gerci otobusun soforu olan Sofor Nebahat Abla bir sey dedi, ama 1 saat harose yuzen ben, pelte kivamina gelmis oldugumdan dinlemedim bile. Iste bugunun sansli yolcusu olarak kendimi aday gosteriyorum ve oy birligiyle adayligimi kabul ediyorum. Darisi Persembe'ye...

Cografya'da resmi olarak "Kuzey ulkesi" diye gecen bir ulkede hava -10 oldu diye butun raylarin donmasi, makaslarin calismamasi, hadi raydan makastan vazgectim, trenlerin nezle olmuscasina bozulup yolda kalmasi!!! Groningen-Schiphol yolunu atlatirsak gerisinden korkum yok. Turk pilotlarina guvenim tam! Kelle koltuk havayollari da olsa, ki bilhassa onlar, ulasirlar varis noktalarina :)

17 Aralık 2010 Cuma

Birdenbire



Isigin Yansimasi diye de bir grup vardi biz lisedeyken. Yani tabi grup hala var ama bana bir daha Birdenbire (burda sarki var. tiklayin, dinleyin) albumundeki tadi vermediler.

Orhan Veli'nin siirini de koyalim:

Birdenbire

Her şey birdenbire oldu.
Birdenbire vurdu gün ışığı yere;
Gökyüzü birdenbiler oldu;
Mavi birdenbire.
Her şey birdenbire oldu;
Birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
Filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
Yemiş birdenbire oldu.

Birdenbire,
Birdenbire;
Her şey birdenbire oldu.
Kız birdenbire, oğlan birdenbire;
Yollar, kırlar, kediler, insanlar...
Aşk birdenbire oldu,
Sevinç birdenbire.

14 Aralık 2010 Salı

Belief in a just world

Son gunlerde etrafimdaki insanlarin bana karsi degisik tepkilerini gozlemliyorum. Belki eskiden de olan ama benim gormedigim, ama belki de yeni olan seyler bunlar. Bilemiyorum. Bir suredir fazlasiyla kendime odaklanmis durumda ve farkindalik duzeyi sifira yakin yasiyordum. Simdi bu girisi yazininkalanina ve tabii ki de basliga baglamam gerek, ama galiba beceremeyecegim.

Belief in a just world uzun suredir kafami kurcalayan bir sey. Kafami kurcaladi da gittim bu ise omur veren filozoflar gibi actim okudum mu? Hayir. Oyle kendi kendime ignorance is a bliss modeli spekulatif takiliyorum.

Just world kavrami dunyanin ultra adil olduguna, basimiza gelen her seyi hakettigimize, kotu seyler yaparsak da basimiza kotu bir seyler geldiginde sikayet etmeden adabimizla oturup durumu kabullenmemize tekabul eden bir inanc sistemi. Iste karmadir, the secrettir, mazlumun ahidir vs. hepsi bunu icine giriyor kabaca. Yalniz yeni yeni farkettigim kadariyla bu inanc sisteminin tehlikeli bir yuzu var: yargilamaya cok acik.

Insanin kendi icin yaptigim ve yasadigim seylerin sorumlulugunu aliyor arkadas, sefasini da ben surdum cefasini da ben demekle; baskalari icin madem oyle yapti buna da katlanacak, haketmis demesi arasinda ciddi etik fark. Ilki kisinin sadece ve sadece kendini ilgilendirirken, ikincisi aslinda hic de soz hakki olmadigi bi alanla, baskasinin alaniyla ilgili diye dusunuyorum. Daha da fazla dusunuyorum. Yani dusunuyorum da oyle sistematik bi dusunce durumu olmadigi icin daha fazla yazarsam karman corman olacak burasi. Ayrica that's not the main aim of the text.

Insanin kendi basina gelmesi ihtimalinden bile dehsete kapildigi seyleri baskalari soz konusu oldugunda "layik" gormesi ne yaman celiskidir. Yani iste o dehset zaten sana bunu yaptiriyor. Kotu bir durumu baskasina mustehak gormek nedense invulnerability hissimizi saglamlastiriyor. Belk i de bu yuzden en cok aslinda bize en cok benzeyen insanlarla aramiza psikolojik mesafe koyup sonra da yargilayip asiyoruz. Zaman zaman otekilestirme (populer medya takipte), dehumanization, apersonization gibi isler icine giriyoruz. Cunku olamayasica altruistic bir yanimiz da var: insan olan insana bunu yapmaz.

Bir de bu kavram evrensel. Yani kulturun bireyci ya da toplumcu ya da TR gibi arada olmasindan bagimsiz olarak butun kulturlerde gozlemlenen bir sey. Demek ki evrimsel olarak kotuluklerle aramiza psikolojik mesafe koyma egilimimiz, kaygimizla basa cikmamiza o kadar yardimci oluyor, sosyal sureclerden bagimsiz olarak varolan bir sey bu.

Ben cok hatirlarim cocuklugumdan annemin, teyzemin, halamin, komsularimizin, annemin arkadaslarinin vs. "haketmis" deyip kestirip atip, tanidiklari birini ya da aile uyesini infaz ettiklerini ve "ama neyse ki biz oyle degiliz"in rahatligini yasadiklarini. halbuki aslinda hepimiz "oyleyiz".

Bir yandan insanlarin kendilerini, inanc sistemlerini, toplumsal duzeni, degerler sistemlerini korumak adina baskalarinin neyi hak edip neyi hak etmediklerine karar verme yetkisini anlamaya calisabilirim belki, kurban (cunku bu isler hicbir zaman icin iyi seyler icin olmaz. hep kotu seyler icin olur ve bir kurban vardir) sosyal yargilamaya maruz kalmadigi ve yaotigi seyden oturu aci cekmesi baskalarina zevk vermedigi surece tabii ki. diger yandan bunu yapmakta zerre kadar tereddut etmeyen insandan da korkarim arkadas. bunu anladim.

daha da enteresan tarafi benim de zaman zaman ayni rahatlik duygusuna erismek icin baskalarini yargiladigimi hatirladim. ama bu surecten cok aci bir deneyim sonucu gecmis biri olarak tutumumu degistirdim. travmatik ogrenme diyolla psikolojide buna. Yanlis hatirlamiyorsam kopeciklere unpleasant bir durum yasatiyorlar. Kopecikler bu durumdan kacmak icin bulunduklari yerin karisina geciyor, ama oraya elektrik verilmis. o yuzden ayni durum tekrarlandiginda kopecikler karsi tarafa gecmiyor. travmatik surec sonucu bir kere de ogrenen kopecikleri tebrik ediyoruz. Ilk ve orta derece egitim sistemimizi komple fransa-italya'dan asortlayan, universite sistemi icin nedense amerika'dan asort yapmayi tercih dedin buyuklerimize "la boyle bir sey varmis. yapsak ya bizim bebelere" deyip uygulamaya kalkmadiklari icin tesekkuru bir borc biliyoruz. neyse kaldigim yerden devam edeyim: zorunda kaldim deyince durumdan sikayetci oldugum fln sanilmasin. boyle daha iyi. Travmasi olmasaydi daha iyidi tabi. belki o zaman insan denen seyden korkmazdim. Bir ara tiksindim bile. Ne kadar zor oldugunu tahmin edemezsiniz. Guven duygusunu komple silkeleyen bir sey. Sosyal bir varlik olarak "sosyali" olusturan butun bireylerden tiksinmek, outer reefte suyu sevmedigini soylemek gibi. Hala daha da cok kaynim kaynadi diyemem. Hani nezaketen hos gorunmek vardir ya, artik onu kesinlikle yapamiyorum. Domuz gibi belli oluyor yuzumden ya da ses tonumdan. It doesn't help tabii ki de.

Evet. Simdi baslik-giris-gelisme-sonuc hepsi ayri telden caliyor. Ana mesajina karar vermeden yazmaya oturursan makalelerde de boyle oluyor iste.Zaten simdi de drafti yazmayi erteleme cabamin parcasi olarak yaziyorum bu yaziyi. Soyle baglayayim: Psikoloji kopeklerde travmatik ogrenme manipulasyonu kullanan deneyleri hosgoren etik anlayisina geri donse cok daha keyifli arastirmalar yapardik bence.

4 Aralık 2010 Cumartesi

Hiroshima mon amour



"I’ll remember you as the symbol of love’s forgetfulness. I’ll think of this story as of the horror of forgetting."


Fotograf: filmin bir karesinden makineyle cektim.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Ruya

Dun gece gene bilincimin altini, ustunu, arasini komple turladim galiba. Yeni basgosteren hastaligimdan midir, onceki gece sadece bir saat uyumus olusumdan midir, yoksa antihistaminik hapin kafa yapmasindan midir bilmiyorum.

Ruyalarimin vazgecilmez unsuru KuzeyGuney de var. Kahverengi cantasi kolunda, boyle tiki tiki gidiyoruz acele acele bir yere. Birinin promotioni varmis. Yalniz promotion suyun altinda yapilacak. Dinleyiciler mahallenin futbol sahasinda 4-5 katli oturma sirasi olur ya, onun gibi karsilikli iki oturma sirasina oturmuslar dinliyoruz. Daha dogrusu izliyoruz cunku doktora tezi savunmasini yapan kisi figuratif su balesi yapiyor. Hani boyle dugunlerde gelin ya da damadin yegeni olur ya, ortalikta dolasir simarik simarik; oyle sisman bir cocuk var. Yuzup duruyor ortalikta. Cok laubali bir ortam yani. Bir yandan bir kargasa var ama bir yandan da herkes nizami oturmus savunmayi dinliyor.

Sonra ara veriliyor. Biz KuzeyGuney'le birlikte sigara icmeye ve tabii ki de dedikodu yapmaya cikiyoruz. Ama nedense bunun icin taa bir kulenin tepesine cikiyoruz. Boyle Galata Kulesi gibi uzun, dar bir kulenin merdivenlerini bir yandan tirmanip bir yandan da dedikodu yapiyoruz. Cik cik bitmiyor. O sisman cocuga ikimiz de cok fena sinir olmusuz.

Sonra OAK geliyor. "Vay OAK, ozledik seni. Gel bi sigara icelim, iki muhabbetin belini kiralim" fln derken KuzeyGuney ve ben promotion arasina ciktigimizi, geri donmemiz gerektigini soyluyoruz. OAK tabii ki de baslatmayin promotioniniza, 15 dakka muhabbet etcez, bak ben sizi nerelere goturucem hem fln deyip bizim aklimizi celiyor. Bizim de hemen celiniyor aklimiz. OAK bizi boyle havadar, onu acik, gokyuzu gorulen guzel bir yere goturuyor hakikaten. Oydu buydu derken zamanin nasil gectigini anlamiyoruz ve 15 dakikalik promotion molasi 30 dakika oluyor. Zaten 15 dakikasini da dinlemistik. 45 dakika doldugu icin promotion bitiyor. Biz OAK'den ayrilip, kongrede paralel sunumlar arasi mekik dokurken sunumlarin alakasiz bir yerinde salona giren ve salonda bulunan dinleyicilerin kim bu densiz bakislarina mgruz kalan dinleyiciler gibi suyun altindaki salona giris yapiyoruz. Sisman gene orda. Kulaklari agir isiten nineler gibi yanimizdakine "N'oldu? Bitti mi? Promote oldu mu?" diye soruyoruz. Daha da bir seyler oldu ama ben o ara uyandigim icin cok hatirlamiyorum.

Su altinda doktora savunmasi fikri bence cok yaratici. Ama neden boyle derinlere daldigimi hic bilmiyorum. Hadi daldin gittin, sonra neden kulenin tepesine ciktin acaba? Hayir tam cikamadim da. Bi bir yandan konusup bir yandan sigara icerken oyle savsakladik gitti kulenin en ust katina cikma isini. Neolitik donem duvar resimlerinde var boyle kuleler. Olulerini kulelere birakiyorlar. Akbaba gibi les yiyici kuslar olunun etli kismini yiyip kemiklerini birakiyorlar. Olu sahipleri sonradan gelip kemikleri alip evlerindeki "seki" denilen mezarlara gomuyorlar. Aklimdan neler gecti de ciktim acaba ben o kuleye? Hadi kendim ciktim, KuzeyGuney'i neden yanima kattim? Kizcagiz da benim bilincaramin kurbani oldu, akbabalara dogru kosar adim gitti.

Bu ruyalar cok enteresan isler. Insan neyi neden gordugunu anlamayinca biraz rahatsiz hissediyor. En azindan benim icin boyle bu. Icinde bulundugum durumla ruyam arasinda paralellik kurabilirsem en azindan bilincaramin benden hangi konuda yardim istedigini anlayabiliyorum ve kendime ceki duzen vermeye calisiyorum. Ruyalarim benim icin tehlike aninda kirilan camlar gibi yani. Ama bir yerde buna da sukur tabii. Ruya gormemek daha da beter. Bir sure sonra kafa kaldirmiyor. Boyle arada arada kucuk siddetli depremlerle enerjiyi aciga cikarmak lazim ki saglam sanip da ustune barinaklar insa ettigimiz topraklar sonradan ayagimizin altindan kaymasin. Deprem dedigin sey 45 saniyeye, promotion dedigin mevzu 45 dakikaya bakar.

30 Kasım 2010 Salı

Bu gece son



Orjinal plana gore bugun benim Hollanda'daki son gunumdu. Otuz kasim. Bir aralik sabahi TR'de evimde uyanacaktim. Kendimi buna cok hazirlamistim. Yani hic gidecekmisim gibi gelmiyordu ama gidecegime cok da uzulmuyordum. Hatta Avustralya'da kizlarla konusurken "I don't want to stay in Groningen one more day after my contract ends" demisligim de vardir defalarca.

Groningen'de gecen zaman icin "hayatimin en unutulmaz donemlerinden biri olsa gerek" diye bahsetmekte hicbir sakinca gormuyorum. Kuzeyin bu kucuk sehri (Albert Camus'nun Veba'sini okudugumdan beri nedense ben de Groningen'e "sehrimiz" der oldum), sehrimiz, hafizama asla unutulmayacak anilarla kazindi. Ama son alti aydir sehrimizde bir yaprak dokumudur gidiyor. E tabi benim basladigim sirada doktoraya baslayanlar ya da bir sebepten buraya tasinmis olanlar da benim gibi bitiriyorlar islerini ve sehrimizden ayriliyorlar. Kalanlar bir sekilde duzen kurdular ve artik cok az gorusuyoruz. "Buralari eskiden hep dutlukmus" derdik biz Arkeoloji Toplulugu gezilerinde gittigimiz oren yerlerinde. Groningen de oyle bir dutluga donusuyor.

Arkeolojik yerlesimler cogunlukla katman katmandir. Mesela Truva'nin bilinen dokuz kultur kati var. Alacahoyuk'te 14, Hattusas'da 5 kat vardir bilinen. Kultur ya da yerlesim katlari birbirlerinden degisik sekillerde ayrilirlar. Ornegin deprem, yangin, savas, sel, hastalik, sehrin terkedilmesi vb. sebeplerden oturu sehir kullanilmamaya baslar. Binalar yer ile yeksan olur. Ornegin, M.O. ikinci bin yila ait bir tablete gore Kral Anitta Hititleri yendikten sonra Hattusas sehrinin uzerine uzerlik otu ektigini soyler. Uzerlik otu mezarliklarda, oren yerlerinde, terk edilmis yerlerde yetisir. Uzerlik otunun ciktigi toprakta illa ki bir ugursuzluk olmustur. Hattusas'in bes katindan biri iste bu yenilgiden sonraki yangindandir.

Katlar arasindaki fark belirgin olarak gorulur cogu zaman. Toprak yapisi farkli olabilir, kullanilan malzeme farkli olabilir, belli bir maden vardiysa onun verdigi renk olabilir, dogal afetlerin kalintilari olabilir, savaslarin izleri olabilir. Mesela sehir yandiysa o kat siyahtir. Yukaridaki fotografta katlar arasinda toprak var.

Sonra o sehirlere baska halklar gelir ve kendi sehirlerini kurarlar. Gunumuzden 4000 sene once kimse bir noktaya kara kasi kara gozu hatrina sehir kurmuyordu. Sehirler stratejik onemi olan yerlerde kurulurlardi. Dogal olarak baska halklarin da ayni sebepten oturu yikilmis bir sehrin ustune kendi sehirlerini kurmalari cok normal. Onlara da sorsan "buralari hep corak toprakmis da sonra dedemgil gelmis, ev yapmis" derler herhalde :)

Yillar sonra, aileleri, "Arkeolog olup da ne yapacaksin? Ac mi kalacaksin?" dedigi icin arkeoloji bolumune gitmeyip mimar, siyaset bilimcisi, muhendis (her cesidinden), psikolog, sosloyog, kimyager vb. olmaya karar vermis bir grup genc bu sehirlere gittiklerinde "Eskiden buralari hep dutlukmus" dediklerinde de haklidirlar aslinda. Cunku arkeologlar topragin altinda o kat kat kulturleri bulmadan once oralar ya dutluktur ya tarladir ya da hicbir sey.

Groningen'in icinde benim oldugum kultur kati bu gun son bulacakti. Eger alti ay daha burada kalma gerekliligim (bakisacisina gore imkan da denebilir) dogmasaydi. Primavera kati kendinden oncekilerin ustune yikilsin, onun ustune de yeni gelenlerin katlari kurulsun istiyordum. Ben gideyim, yeniler gelsin. Onlar da gitsin, daha yeniler gelsin. Bu boyle sursun gitsin. Ben de bu arada baska yerlerde yeni olayim. Kendi katimi kurayim. Bu mumkun oldugunca kisa surede olsun da istiyordum. Olmadi. Ben sehrimizi talan edip yakmaya ve buradan gitmeye bu kadar hevesliyken, sehrimiz beni birakmadi.

Anitta'nin laneti bu defa tutmadi. Uzerlik otunu serpmeye daha zaman var demek ki.





Foto: Nine layer of ruings in Troy. I took the photo from the flickr page of Jon eben Field (couldn't get the html code with attribution to him because share this funciton doesn't work)
http://www.flickr.com/photos/jefield/38101010/