Calisirken ictigim seyin yillar icinde nasil evrildigini gordukce sureci ilerleme mi, gerileme mi, diye isimlendirmeli bilemedim.
Lise: Lisedeyken ne ictigimi hatirlamiyorum. Iki ihtimal var: ya oyle kuru kuru calisiyordum ya da temiz temiz calismiyordum. Hakikaten hatirlamiyorum.
Universite: Her universite ogrencisinin kendine kastettigi gib ben de universite boyunca kahve icmek suretiyle intihar etmeye calistim, omrumden caldim, migdemde krater golu actim. Bunun master donemini de kapsadigini ekleyeyim.
Doktora nedense birkac safha. Bunda zaman icinde Hollanda'ya alismam, Goningen'deki hayat tarzim ve doktoramin omur curutecek kadar uzun surmesi etkili oldu sanirim.
Doktora 1: Onceleri, cok kisa bir sure, gene kahve sistemine devam ettim.
Doktora 2 - Arkaik donem sarap: Groningen'e alistikca, Fransiz sarabini bol buldukca sarap icmeye basladim. Toyluk donemi sarap gunlerimde AH'den bilincsizce "pahaliysa iyidir" mantigiyla aldigim saraplari tukettim.
Doktora 3 - Klasik donem sarap: T. sayesinde sarap konusunda daha bir bilinclendim. Bolgelerden bahsetmeye, B. ile birlikte "hmmm..." diye diye degisik degisik saraplari icmeye basladigimiz Klasik donemimde, gene T. sayesinde Fransiz peynirlerine de merak sardim. Doktoranin klasik sarap doneminin akademik acidan cok verimli gectigini soyleyemeyecegim.
Doktora 4 - Fetret devri: Klasik donemin etkileri sonucu Fetret devrine girdim. Karanlik caglardan (bknz. M.O. 9-6 yy) daha karanlik olan bu donemde calismadan ictim. O da geyet verimli. Tavsiye ederim.
Doktora 5 - Fetret devrinden sonra silkelenip kendime geldigim donemde biraya sardim. 20 m2 odama birayi kasayla almaya basladigim bu donemde tombik ispanyol sosisleri tombik turk belimin temel yapitasini olusturdu.
Doktora 6 - Cokus devri: Paris'te fiziksel yorgunlugun beni ele gecirdigi bu son donemde ne bira ne sarap... cay. Siyah cay bile degil. Limonlu, balli yesil cay. Son iki haftadir sut. "Kan kirmizi, sut beyaz"in sutu.
Iste boyle... Sut evresi benim cokus donemimin basladigini, yikilisa dogru devam ettigimi gosteriyor. Ikiye bolunmem bir kavimler gocune, bir tarafimin komple yikilmasi galler savasina bakar... Allah vere de o gunler gelmeden bitirsem doktorayi; sarabin ve peynirin anayurdunda Lale Devri yasasam. Guzel olmaz mi?
25 Ocak 2012 Çarşamba
23 Aralık 2011 Cuma
Tekneye isim koymak ciddi is
"Uc tarafli denizlerle cevrili yarimada" seklindeki ulkemizin bu ozelligi yanlis hatirlamiyorsam ilkokul dorduncu sinifta sosyal bilgiler dersinde ilk defa karsimiza cikar ve duzenli araliklarla hafizaya kitlenir. Bu kadar suyun icinde olup suyla bu kadar alakasiz bir ulkede oldugumuz tabii ki hicbir derste ogretilmez. Altiyuz yillik Osmanli tarihine yuzyil basina bir tane bile dusmeyen kaptan-i deryalarla gurur duymakla yetiniriz biz genelde. Bizim korfezin karsi tarafina adini veren Kara Mursel Pasa, sakalinin renginden oturu Barbaros unvanini alip Barbaros Hayrettin Pasa adini alan Hizir Reis, onun abisi Oruc Reis, evcil hayvan olarak aslan besleyen Cezayirli Gazi Hasan Pasa, Inebahti savasinda Osmanlil'nin aldigi yenilgiye ragmen kumandasindaki 42 gemiden hicbirini kaybetmeden donen Kilic Ali Pasa'dan fazlasini bilen varsa cekinmeden commentlere yazsin. Savas ya da istila disinda dumenin basina kendimiz gecip de denize acilmak pek aklimiza gelmemis.
Bundan yarim yuzyil once Azra Erhat, Halikarnos Balikcisi ve Sabahattin Eyuboglu sungerci guletleriyle ve kendi basit tekneleriyle mavi yolculuga basladiklarinda Turkiye'nin guneybati kiyilarindaki koylar el degmemis, kesfedilmemis kiyilarmis. Mavi yolculuk yapan turist teknelerini bir yana birakirsak (biz bunlara "mangalci" derdik zamaninda) Turkiye'de denizle, tekneyle ve yelkenle ilgilenenlerin sayisi giderek artiyor. Yelken kuluplerindaki yelken kurslari eskiye nazaran daha populer. Tekne fiyatlarinin eskiye oranla daha uygun olmasi ama daha da onemlisi tekne kiralayan pek cok sirketin kurulmasi daha universitede kisitli butce ile tekne ve yelkenle ilgilenenler icin bu isi daha erisilebilir kildi. Yelkencilik, "zengin sporu" olmaktan cikiyor gibi gorunuyor.
Ne kadar degisirse degissin tekne hicbir zaman elzem bir ihtiyac olmayacak tabii ki (kuresel isinmanin uzun donem etkilerini goz ardi ediyorum). Bu da onu ozel kiliyor. Ornegin araba sehir ici ve sehirlerarasi ulasim icin cok onemli bir tasittir. Bazilari icin olmazsa olmazdir. Cogumuz ise girince ilk firsatta araba alip toplu tasimadan kurtarmaya bakariz kendimizi. Tekne boyle degil. Tekneyi meraklisi, gercekten, gonulden istedigi icin alir. Kimisi icin evidir teknesi. Ornegin Ruzgar Baba Haldun Sevel kedisiyle birlikte teknesinde yasar her daim. Tekne ozeldir. Kimse arabasina isim koymaz, ama her teknenin ismi vardir.
Tekneye isim koymak ne kadar zordur? O isim sizi ifade etmeli. Tekne tutkunuzu ifade etmeli, ama oyle cok fanatik de olmamali, komik durumlar yasanmamali. Ben bisikletime isim koymaya calistim. O bile cok zordu.
Dun bogazda yurudum biraz. Rumelihisari'ndan Arnavutkoy'e kadar yurudum. Malum o kiyi boyu pek cok tekne demirli. Daha once cok dikkat etmemistim, ama bu defa isimlerine dikkat ettim. Bazilarinin isimleri cok hosuma giderken bazilari "komik" duruma dusurmus sahibini gibi.
Bir kere teknelerin neredeyse yarisi Amerika bayrakli. Amerikalilarin tekne turuna cikmak icin haldir huldur Arnavutkoy'e geldigi yok, merak etmeyin. Bu, devletin tekne ve yelkene karsi tutumundan kaynaklanan politikadan oturu boyle. Herne kadar yayilirsa yayilsin, devletimizin gozunde yelken hala zengin sporu. Tekne, luks tuketim maddesi. Bu yuzden vergisi cok yuksek. Teknenin parasi kadar hatta bazen daha fazlasini vergi olarak oduyorsunuz TR'de. Bu yuzden pek cok Turk teknesini yurtdisindan alir. Yani gordugunuz her Fransiz bayrakli tekneye "je t'aime ille de je t'aime" diye yanasmayin yengec gibi!
Tekne isimlerine gececek olursak...
Ilk olarak seriler var. Semiramis 1, 2, 3, 4. Boyle seri olanlar etkinlik teknesi. Den Den 1, 2, 3 de boyle. Semiramis gene anlamli bir sozcuk. Den den? Biri de kalkip bu sirketin sahibine "Arkadas, iyi misin? Ne alemdesin?" dememis herhalde.
Ikinci olarak sacmalayanlar. Sweet curse. Boyle ingilizce soyleyince insana ilk etapta fark edemiyor, en azindan ben fark edemedim. Tatli bela... Tekneleri kaydeden nufus memuru, sozum sana, boyle isimleri kabul etmeden bir bilene danis. Peki ya C-nem? Sanirim tekne sahibinin sevgilisi ya da kizinin adi Sinem. Sevgilim beni telefonuna C-nem diye kaydetse facebook statumu aninda iliskisi yoka ceviririm! Son olarak Sex sea. Kim bu seksi olan? Yoksa "Hatunu tekneye kadar getirdik. Su denize bi acilalim..." kafasi mi? Deniz ustu kopurur... diye bir sarki vardir. Bazilarina deniz ustu ufuruyor demek ki.
Ucuncu grup ise sacma sacma islere girmeyip, adam gibi teknesine binip yelkenini yapanlar. Adini Caria kentinden ya da teknenin ic yuzeyinden alan Alabanda, bana Cemal Sureya'yi ve Sure-Sure-Sure-Sureyya asik sureyya'yi hatirlatan Sureyya, mis kokulu Mandalina, anlamini bilmedigim Haiwatha. Hem arkeoloji hem yelken ilgimden olsa gerek, alabanda gonlumde taht kurdu ne yalan soyleyeyim.
Son olarak agir abi tekneleri var: Yusuf Bey, Ozan Bey gibi Kurtlar Vadisi havasi veren tekneler... Onlardan cekinirim ben.
Kiyilarimizdaki teknelerin birkacinin adi iste boyle... Ha bir de minubuse liselim yazmanin tekne hali "Ortakoylum" galiba. Boyle islere girmeyelim luften. Lutfen diyorum bak.
Sonuc olarak, uc tarafi denizlerle cevrili ulkemizde yelken yapmaktan cekinmeyiniz. Gunun birinde tekne almaya niyet ederseniz teknenize verdiginiz isme dikkat edin. Tekneye isim vermek, cocugunuza isim vermek gibi ciddi bir istir.
Bundan yarim yuzyil once Azra Erhat, Halikarnos Balikcisi ve Sabahattin Eyuboglu sungerci guletleriyle ve kendi basit tekneleriyle mavi yolculuga basladiklarinda Turkiye'nin guneybati kiyilarindaki koylar el degmemis, kesfedilmemis kiyilarmis. Mavi yolculuk yapan turist teknelerini bir yana birakirsak (biz bunlara "mangalci" derdik zamaninda) Turkiye'de denizle, tekneyle ve yelkenle ilgilenenlerin sayisi giderek artiyor. Yelken kuluplerindaki yelken kurslari eskiye nazaran daha populer. Tekne fiyatlarinin eskiye oranla daha uygun olmasi ama daha da onemlisi tekne kiralayan pek cok sirketin kurulmasi daha universitede kisitli butce ile tekne ve yelkenle ilgilenenler icin bu isi daha erisilebilir kildi. Yelkencilik, "zengin sporu" olmaktan cikiyor gibi gorunuyor.
Ne kadar degisirse degissin tekne hicbir zaman elzem bir ihtiyac olmayacak tabii ki (kuresel isinmanin uzun donem etkilerini goz ardi ediyorum). Bu da onu ozel kiliyor. Ornegin araba sehir ici ve sehirlerarasi ulasim icin cok onemli bir tasittir. Bazilari icin olmazsa olmazdir. Cogumuz ise girince ilk firsatta araba alip toplu tasimadan kurtarmaya bakariz kendimizi. Tekne boyle degil. Tekneyi meraklisi, gercekten, gonulden istedigi icin alir. Kimisi icin evidir teknesi. Ornegin Ruzgar Baba Haldun Sevel kedisiyle birlikte teknesinde yasar her daim. Tekne ozeldir. Kimse arabasina isim koymaz, ama her teknenin ismi vardir.
Tekneye isim koymak ne kadar zordur? O isim sizi ifade etmeli. Tekne tutkunuzu ifade etmeli, ama oyle cok fanatik de olmamali, komik durumlar yasanmamali. Ben bisikletime isim koymaya calistim. O bile cok zordu.
Dun bogazda yurudum biraz. Rumelihisari'ndan Arnavutkoy'e kadar yurudum. Malum o kiyi boyu pek cok tekne demirli. Daha once cok dikkat etmemistim, ama bu defa isimlerine dikkat ettim. Bazilarinin isimleri cok hosuma giderken bazilari "komik" duruma dusurmus sahibini gibi.
Bir kere teknelerin neredeyse yarisi Amerika bayrakli. Amerikalilarin tekne turuna cikmak icin haldir huldur Arnavutkoy'e geldigi yok, merak etmeyin. Bu, devletin tekne ve yelkene karsi tutumundan kaynaklanan politikadan oturu boyle. Herne kadar yayilirsa yayilsin, devletimizin gozunde yelken hala zengin sporu. Tekne, luks tuketim maddesi. Bu yuzden vergisi cok yuksek. Teknenin parasi kadar hatta bazen daha fazlasini vergi olarak oduyorsunuz TR'de. Bu yuzden pek cok Turk teknesini yurtdisindan alir. Yani gordugunuz her Fransiz bayrakli tekneye "je t'aime ille de je t'aime" diye yanasmayin yengec gibi!
Tekne isimlerine gececek olursak...
Ilk olarak seriler var. Semiramis 1, 2, 3, 4. Boyle seri olanlar etkinlik teknesi. Den Den 1, 2, 3 de boyle. Semiramis gene anlamli bir sozcuk. Den den? Biri de kalkip bu sirketin sahibine "Arkadas, iyi misin? Ne alemdesin?" dememis herhalde.
Ikinci olarak sacmalayanlar. Sweet curse. Boyle ingilizce soyleyince insana ilk etapta fark edemiyor, en azindan ben fark edemedim. Tatli bela... Tekneleri kaydeden nufus memuru, sozum sana, boyle isimleri kabul etmeden bir bilene danis. Peki ya C-nem? Sanirim tekne sahibinin sevgilisi ya da kizinin adi Sinem. Sevgilim beni telefonuna C-nem diye kaydetse facebook statumu aninda iliskisi yoka ceviririm! Son olarak Sex sea. Kim bu seksi olan? Yoksa "Hatunu tekneye kadar getirdik. Su denize bi acilalim..." kafasi mi? Deniz ustu kopurur... diye bir sarki vardir. Bazilarina deniz ustu ufuruyor demek ki.
Ucuncu grup ise sacma sacma islere girmeyip, adam gibi teknesine binip yelkenini yapanlar. Adini Caria kentinden ya da teknenin ic yuzeyinden alan Alabanda, bana Cemal Sureya'yi ve Sure-Sure-Sure-Sureyya asik sureyya'yi hatirlatan Sureyya, mis kokulu Mandalina, anlamini bilmedigim Haiwatha. Hem arkeoloji hem yelken ilgimden olsa gerek, alabanda gonlumde taht kurdu ne yalan soyleyeyim.
Son olarak agir abi tekneleri var: Yusuf Bey, Ozan Bey gibi Kurtlar Vadisi havasi veren tekneler... Onlardan cekinirim ben.
Kiyilarimizdaki teknelerin birkacinin adi iste boyle... Ha bir de minubuse liselim yazmanin tekne hali "Ortakoylum" galiba. Boyle islere girmeyelim luften. Lutfen diyorum bak.
Sonuc olarak, uc tarafi denizlerle cevrili ulkemizde yelken yapmaktan cekinmeyiniz. Gunun birinde tekne almaya niyet ederseniz teknenize verdiginiz isme dikkat edin. Tekneye isim vermek, cocugunuza isim vermek gibi ciddi bir istir.
10 Aralık 2011 Cumartesi
Le cimetière du Montparnasse
Ah su lanet doktora tezimi bir bitirebilseydim bu blogda muhtesem Paris yazilari yazacaktim... Sehri yurumek ya da bisiklet marifetiyle gezdigimden cok guzel ayrintilar yakaliyorum. Soylemesi ayip, gozlem yetenegim iyicedir. Cogunun dikkatini cekmeyecek seyler benim hafizama kazinir. Iste yazabilsem cok guzel olacak. Ama ben bittim, tez bitmedi. O yuzden boyle yalap salap yaziyorum her defasinda. Simdi de asil amacim Montparnasse mezarligiyla ilgili yazmak, ama oncesinde bir Montparnasse yazisi yazmis olmadigim icin arada genel bilgiler de var.
En cok hangi bolgesini seviyorsun Paris'in diye sorsalar Montparnasse derim. Bunda sevdigim yazarlarin, ressamlarin ve izledigim Yeni dalga filmlerinin etkisi buyuk suphesiz. Montparnasse'in adinin hikayesi bile guzel. Bugun Montparnasse olan bolge aslinda cok yakin bir gecmise kadar sehrin disinda kaliyormus. Onyedinci yuzyilda burasi coplukmus. Evet, bildiginiz coplukmus. Coplerin yaptigi tepecige "Mount Parnassus" adini vermis Latin Quarter'da okuyan ogrenciler. Mount Parnassus Yunan mitolojisinde siir, edebiyat, muzik, kisaca sanat tanricasi olan 9 muzlerin yasadigi dagin da adi. Denfert-Rochereau'da sarap icip, Dionysos'a ibadet eden ogrenciler Mount Parnassus'a karsi siirler okurlarmis. Bu bolgenin adi ordan Mount Parnassus'un fransizca karsiligi olan "Mont Parnasse" kalmis.
Mezarligin tarihi, sehrin icinde mezarlik yapiminin yasaklanip mezarliklarin sehrin disina insa edilmeye baslandigi doneme gidiyor. Sehrin kuzey, guney, dogu, bati sinirlarina o bolgelerin ihtiyacini gidermek icin buyuk mezarliklar insa edilmis. Montparnasse mezarligi guney mezarligi. Acilis tarihi 1824. Hristiyan, yahudi, musluman... butun ilahi dinlerin mensuplarina kapilari acik. Genelde mezarlarin ustunde mezarda yatan kisinin dinini belirten isaretler var. Yahudi mezarlarinda davud yildizi, Ermeni mezarlarinda Gregoryen haci en dikkat cekicileri, en azindan benim icin.
Fransa'da mezarlar sadece olulerin yattigi yerler degil, ayni zamanda statu semboluymus. En azindan ekonominin hala bun aelverdigi donemlerde... Sehrin zenginlerinin mezarlari da daha gosterisli olurmus. Oyle gorunuyor ki bu gelenek yakin gecmise kadar devam etmis. Montparnasse mezarliginda Likya kaya mezarlarini andiran mezarlar gormek mumkun. Benzer sekilde, tapinak gibi mezarlar da var. Bunlar daha erken donem mezarlari. Yirminci yuzyilda yapilmis mezarlar daha sade. Sade derken oyle tapinak gibi degil, ama bildiginiz sanat eseri. Bunun burada gomulu olan kisilerle de alakasi var sanirim.
Montparnasse 20. yuzyilin basindaki entelektuel ve sanatsal hareketin merkezlerinden biri. Dadaizm, surrealizm, varolusculuk, nihilizm, sosyalizm gibi butun bu -izm'li akimlar ve yeni dalga sinema akimi burda gelismis. Hal boyle olunca mezarlikta yatanlarin cogu unlu yazarlar, ressamlar, sairler, helkeltraslar, filozoflar, politikacilar. Mezarlar da buna gore sekillenmis. Ornegin heykeltrasin mezarinda eserlerinden birini bulmak gayet olagan. Sanirim bu sonradan trend haline gelmis, cunku normal mezarlarda da fotograftaki gibi sanat eserleri gorebiliyorsunuz bugun.

Sunu da belirtmek gerekiyor sanirim. Tr'de genelde mezarliga akraba ziyaretine gidilir. Mezarliklar bunaltici, depresif, korkunc, gerekli kisinin mezarinda cicekler sulanip dualar okunduktan sonra hemen terk edilecek yerlerdir. Halbuki mezarlik kaybi yasayan kisinin, kaybettigi kisiyle iletisim kurabilecegi sayili fiziksel mekanlardan biridir. O yuzden hem oluye hem de kaybi yasayana saygi geregi mezarliklarin huzur verici ve insanin isterse saatlerce oturabilecegi, yasini tuttugu kisiyle konusabilecegi yerler olmali. Montparnasse mezarligi boyle yerlerden. Icine girince bir an once kacma istegi degil, aksine saatlerce kalma istegi uyandiran, kocaman yesil bir park. Ben de gittigimde genelde iki saat falan kaliyorum. Bu yazida kullandigim fotograflar son gidisimde cektiklerim.
Dedigim gibi, mezarligin sakinleri tanidik bildik kisiler. Ornegin giriste hemen sagda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'in birlikte yattigi mezarlari en cok ziyaret edilenlerden. Gelenler hep kendilerinden bir sey birakmislar. Kimi yazarlarin kitaplarindan notlar aldigi not defterini, not kagitlarini birakmis kimi Paris'e geldigi tren biletini. Kimi metro biletini birakmis kimi Paris'ten aldigi telefon kartini. Benim dikkatimi hemen sagdaki kitap cekti. "Aaa kitabin baskisi Can Yayinlari'na ne kadar benziyor... ne alakasi var? Primavera, senin Tr'ye gitme zamanin gelmis" derken Jean Paul Sartre'in Sozukler kitabi oldugunu gordum yaklasinca.

Kitabi gorunce biraz kafam karisti. Kitabi birakan kisi icin bu kitabin cok onemli ve anlamli oldugunu varsayiyorum. Yoksa neden Tr'den Paris'e kadar kitabi getirip yazarin mezarinda biraksin. Bu, planlama gerektiren bir davranis. Bunu yapan kisi bunu amac edinmis yani. Benim icin anlami cok buyuk olan kitaplari dusunuyorum. O kitaplar benim icin kutsal. Donup donup okumaktan keyif aldigim kitaplar. Sadece belli kisilere odunc verdigim, korudugum kitaplarim. Sanirim cogumuz icin de bu boyledir. Kitapligimda bir kitabin birkac kopyasi olabilir, ama bende bu duyguyu uyandiran kitabin benim okudugum kopyasi. Diger kopyalarin nedense kitapliktaki diger kitaplardan farki yoktur. Onlar kaybolabilir :P Acikcasi ben bu tur kitaplarimdan ayrilmak istemem. Onu yazan kisinin mezarina da birakmam. Illa birakacaksam gider yenisini alir onu birakirim, ama o zaman da biraktigim piril piril kopya benim okudugum, beni donusturen kopya olmaz. Yani davranis amacina ulasmaz. Peki bu kitabi Sartre'in mezarina birakan kisi, bunu neden yapmis olabilir, daha onemlisi kitabindan nasil ayrildi? "Isin gucun mu yok Primavera? Bak tezim bitmedi diyorsun. Otur onla ugras" diyebilirsiniz, ama ben arada bir hala bu sorulari dusunuyorum. Bu blogu okuyan 3-5 kisi, eger "Sozcukler'i Sarte'in mezarina biraktim" diye anlatan biriyle karsilasirsaniz, lutfen kendisine bunu neden yaptigini sorun :)
Sunu da kabul etmek lazim ki herkesin sevdigi eserin sahibiyle bag kurma sekli farklidir. Ben kitaplarimi kutsal hazine gibi saklamak isterken bir baskasi yazarina geri hediye etmeyi secebilir.
Mezarliktaki eserler turlu turlu. Ornegin bu metal heykel anne ve cocugunu resmediyor.

Peki ya bu dodo kusu neden?

Asagidaki baligin bir yonunde kadin gogusleri var, diger yonu normal balik. Duz olan tarafinda soyle yaziyor:
"il fait son choix d'anchois et
dîne d'une sardine" Berdal

Yani
"he makes his choice for anchovy
and eats a sardine for dinner"
Fransiz is arkadasima sordugumda bunun siir ya da deyis olmadigini, aksine cok anlamsiz oldugunu, muhtemelen kafiye icin boyle bir sey yazildigini soyledi. Choix (suva)-anchois (ansuva) ve dîne (din)-sardine(sardin) kafiyeleri.
Ben okudugumda, insanin yapmak istedikleri ve yapmak zorunda olduklari arasindaki farka gonderme oldugunu dusunmustum. Acikcasi bu siirin kendisine yazildigi kisi icin uzuldum. Insanin agzinda bu aci tatla olmesi cok zor diye dusunuyorum. Umarim bu kisi oyle pismanliklarla olmemistir.
Siz ne dusunuyorsunuz? Fransiz arkadasimin yorumu mu mantikli, benimki mi?
Kaybettigi esine askini gorkemli Eros ve Psyke heykeliyle ifade eden de var.

Beni en cok etkileyen heykellerden biri ise asagidaki.

Askla kocasinin saclarini oksayan kadin artik yok. Kocasi, karisinin parmaklarinin gezindigi saclarinin kivrimlarina her elini attiginda yureginde fiziksel (gercek) bir aci ve icinde buyuk bir ozlem hissediyor. Bunu cok yalin bir sekilde dile getirmis:
"Tu es la plus belle de ma vie
I miss you so much for ever and ever..."
*You are the most beautiful of my life.
En cok hangi bolgesini seviyorsun Paris'in diye sorsalar Montparnasse derim. Bunda sevdigim yazarlarin, ressamlarin ve izledigim Yeni dalga filmlerinin etkisi buyuk suphesiz. Montparnasse'in adinin hikayesi bile guzel. Bugun Montparnasse olan bolge aslinda cok yakin bir gecmise kadar sehrin disinda kaliyormus. Onyedinci yuzyilda burasi coplukmus. Evet, bildiginiz coplukmus. Coplerin yaptigi tepecige "Mount Parnassus" adini vermis Latin Quarter'da okuyan ogrenciler. Mount Parnassus Yunan mitolojisinde siir, edebiyat, muzik, kisaca sanat tanricasi olan 9 muzlerin yasadigi dagin da adi. Denfert-Rochereau'da sarap icip, Dionysos'a ibadet eden ogrenciler Mount Parnassus'a karsi siirler okurlarmis. Bu bolgenin adi ordan Mount Parnassus'un fransizca karsiligi olan "Mont Parnasse" kalmis.
Mezarligin tarihi, sehrin icinde mezarlik yapiminin yasaklanip mezarliklarin sehrin disina insa edilmeye baslandigi doneme gidiyor. Sehrin kuzey, guney, dogu, bati sinirlarina o bolgelerin ihtiyacini gidermek icin buyuk mezarliklar insa edilmis. Montparnasse mezarligi guney mezarligi. Acilis tarihi 1824. Hristiyan, yahudi, musluman... butun ilahi dinlerin mensuplarina kapilari acik. Genelde mezarlarin ustunde mezarda yatan kisinin dinini belirten isaretler var. Yahudi mezarlarinda davud yildizi, Ermeni mezarlarinda Gregoryen haci en dikkat cekicileri, en azindan benim icin.
Fransa'da mezarlar sadece olulerin yattigi yerler degil, ayni zamanda statu semboluymus. En azindan ekonominin hala bun aelverdigi donemlerde... Sehrin zenginlerinin mezarlari da daha gosterisli olurmus. Oyle gorunuyor ki bu gelenek yakin gecmise kadar devam etmis. Montparnasse mezarliginda Likya kaya mezarlarini andiran mezarlar gormek mumkun. Benzer sekilde, tapinak gibi mezarlar da var. Bunlar daha erken donem mezarlari. Yirminci yuzyilda yapilmis mezarlar daha sade. Sade derken oyle tapinak gibi degil, ama bildiginiz sanat eseri. Bunun burada gomulu olan kisilerle de alakasi var sanirim.
Montparnasse 20. yuzyilin basindaki entelektuel ve sanatsal hareketin merkezlerinden biri. Dadaizm, surrealizm, varolusculuk, nihilizm, sosyalizm gibi butun bu -izm'li akimlar ve yeni dalga sinema akimi burda gelismis. Hal boyle olunca mezarlikta yatanlarin cogu unlu yazarlar, ressamlar, sairler, helkeltraslar, filozoflar, politikacilar. Mezarlar da buna gore sekillenmis. Ornegin heykeltrasin mezarinda eserlerinden birini bulmak gayet olagan. Sanirim bu sonradan trend haline gelmis, cunku normal mezarlarda da fotograftaki gibi sanat eserleri gorebiliyorsunuz bugun.
Sunu da belirtmek gerekiyor sanirim. Tr'de genelde mezarliga akraba ziyaretine gidilir. Mezarliklar bunaltici, depresif, korkunc, gerekli kisinin mezarinda cicekler sulanip dualar okunduktan sonra hemen terk edilecek yerlerdir. Halbuki mezarlik kaybi yasayan kisinin, kaybettigi kisiyle iletisim kurabilecegi sayili fiziksel mekanlardan biridir. O yuzden hem oluye hem de kaybi yasayana saygi geregi mezarliklarin huzur verici ve insanin isterse saatlerce oturabilecegi, yasini tuttugu kisiyle konusabilecegi yerler olmali. Montparnasse mezarligi boyle yerlerden. Icine girince bir an once kacma istegi degil, aksine saatlerce kalma istegi uyandiran, kocaman yesil bir park. Ben de gittigimde genelde iki saat falan kaliyorum. Bu yazida kullandigim fotograflar son gidisimde cektiklerim.
Dedigim gibi, mezarligin sakinleri tanidik bildik kisiler. Ornegin giriste hemen sagda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'in birlikte yattigi mezarlari en cok ziyaret edilenlerden. Gelenler hep kendilerinden bir sey birakmislar. Kimi yazarlarin kitaplarindan notlar aldigi not defterini, not kagitlarini birakmis kimi Paris'e geldigi tren biletini. Kimi metro biletini birakmis kimi Paris'ten aldigi telefon kartini. Benim dikkatimi hemen sagdaki kitap cekti. "Aaa kitabin baskisi Can Yayinlari'na ne kadar benziyor... ne alakasi var? Primavera, senin Tr'ye gitme zamanin gelmis" derken Jean Paul Sartre'in Sozukler kitabi oldugunu gordum yaklasinca.
Kitabi gorunce biraz kafam karisti. Kitabi birakan kisi icin bu kitabin cok onemli ve anlamli oldugunu varsayiyorum. Yoksa neden Tr'den Paris'e kadar kitabi getirip yazarin mezarinda biraksin. Bu, planlama gerektiren bir davranis. Bunu yapan kisi bunu amac edinmis yani. Benim icin anlami cok buyuk olan kitaplari dusunuyorum. O kitaplar benim icin kutsal. Donup donup okumaktan keyif aldigim kitaplar. Sadece belli kisilere odunc verdigim, korudugum kitaplarim. Sanirim cogumuz icin de bu boyledir. Kitapligimda bir kitabin birkac kopyasi olabilir, ama bende bu duyguyu uyandiran kitabin benim okudugum kopyasi. Diger kopyalarin nedense kitapliktaki diger kitaplardan farki yoktur. Onlar kaybolabilir :P Acikcasi ben bu tur kitaplarimdan ayrilmak istemem. Onu yazan kisinin mezarina da birakmam. Illa birakacaksam gider yenisini alir onu birakirim, ama o zaman da biraktigim piril piril kopya benim okudugum, beni donusturen kopya olmaz. Yani davranis amacina ulasmaz. Peki bu kitabi Sartre'in mezarina birakan kisi, bunu neden yapmis olabilir, daha onemlisi kitabindan nasil ayrildi? "Isin gucun mu yok Primavera? Bak tezim bitmedi diyorsun. Otur onla ugras" diyebilirsiniz, ama ben arada bir hala bu sorulari dusunuyorum. Bu blogu okuyan 3-5 kisi, eger "Sozcukler'i Sarte'in mezarina biraktim" diye anlatan biriyle karsilasirsaniz, lutfen kendisine bunu neden yaptigini sorun :)
Sunu da kabul etmek lazim ki herkesin sevdigi eserin sahibiyle bag kurma sekli farklidir. Ben kitaplarimi kutsal hazine gibi saklamak isterken bir baskasi yazarina geri hediye etmeyi secebilir.
Mezarliktaki eserler turlu turlu. Ornegin bu metal heykel anne ve cocugunu resmediyor.
Peki ya bu dodo kusu neden?
Asagidaki baligin bir yonunde kadin gogusleri var, diger yonu normal balik. Duz olan tarafinda soyle yaziyor:
"il fait son choix d'anchois et
dîne d'une sardine" Berdal
Yani
"he makes his choice for anchovy
and eats a sardine for dinner"
Fransiz is arkadasima sordugumda bunun siir ya da deyis olmadigini, aksine cok anlamsiz oldugunu, muhtemelen kafiye icin boyle bir sey yazildigini soyledi. Choix (suva)-anchois (ansuva) ve dîne (din)-sardine(sardin) kafiyeleri.
Ben okudugumda, insanin yapmak istedikleri ve yapmak zorunda olduklari arasindaki farka gonderme oldugunu dusunmustum. Acikcasi bu siirin kendisine yazildigi kisi icin uzuldum. Insanin agzinda bu aci tatla olmesi cok zor diye dusunuyorum. Umarim bu kisi oyle pismanliklarla olmemistir.
Siz ne dusunuyorsunuz? Fransiz arkadasimin yorumu mu mantikli, benimki mi?
Kaybettigi esine askini gorkemli Eros ve Psyke heykeliyle ifade eden de var.
Beni en cok etkileyen heykellerden biri ise asagidaki.
Askla kocasinin saclarini oksayan kadin artik yok. Kocasi, karisinin parmaklarinin gezindigi saclarinin kivrimlarina her elini attiginda yureginde fiziksel (gercek) bir aci ve icinde buyuk bir ozlem hissediyor. Bunu cok yalin bir sekilde dile getirmis:
"Tu es la plus belle de ma vie
I miss you so much for ever and ever..."
*You are the most beautiful of my life.
21 Kasım 2011 Pazartesi
Imrenme
Groningen'de bi raki ortamlaridir gidiyor... imreniyorum yahu. insanin cani istiyor. burnuna burnuna kokuyor resmen. hadi aldin, ettin, kiminle iceceksin? hani bazisi rakiyi efkarindan icer, ben hic oyle efkardan raki icemem. neseden, muhabbetten icerim. eh hal oyle olunca da ancak esle-dostla iciliyor raki, ki benim burdaki "fransiz" es-dost hic bu ise yanasacak tipler degil...
neyse. groningen'de raki masalarinin bereketi bol, muhabbetiniz senlikli olsun. gittigi yerde gul bitsin, dalinda bulbul otsun.*
* Vesikali yarim'den
neyse. groningen'de raki masalarinin bereketi bol, muhabbetiniz senlikli olsun. gittigi yerde gul bitsin, dalinda bulbul otsun.*
* Vesikali yarim'den
9 Kasım 2011 Çarşamba
Nicin baktin bana oyle?
"Bir yerlerden bir gozun beni seyrettigi duygusuna kapildigimda once pek telaslanmadim.
.....
Beni gozetledigini sezdigim sey, belli belirsiz bir hayaldi, onem vermek istemedim. Ama bekci duduklerinden ve uzak mahallelerde uluyarak birbirlerine saldiran kopek surulerinden baska hicbir seyin isitilmedigi uzun sessizliklerde bu gozetlenme duygusu agir agir yukselerek oyle yogunlasti ki, bir sure sonra, yokmus gibi davranarak bu bogucu baskidan kurtulamayacagimi anladim.
Her seyi goren ve her yerde beni bulan bir goz, artik hic saklanmadan gozetliyordu beni! Hayir, uydurdugum hikayelerin kahramanlariyla hicbir ilgisi yoktu; onlar gibi korkutucu, cirkin ya da gulunc degildi; yabanci ve soguk da degildi; hatta, evet, tanidik bir seydi: goz beni taniyordu, ben de onu. Uzun zamandir birbirimizden haberliydik, ama birbirimizin bu kadar acikca farkina varmamiz icin, o geceyarisi hissettigim o ozel duygu, yurumekte oldugum o ozel sokak ve o sokaktaki goruntunun siddeti gerekmisti."
Orhan Pamuk, Goz, Kara Kitap.
Foto: Varsova'da siradan bir bina.
8 Kasım 2011 Salı
Varsova
Bir ay once iki gunluk bir toplanti icin Varsova’ya gittim. Polonyalilarin kendileri genelde Varsova’nin guzel olmadigini, Krakov’un daha guzel oldugunu soyluyorlar. Krakov’u gormedim, ama Varsova’nin cok da guzel bir sehir olmadigini anlamamak icin insanin gozleri kapali gezmesi gerek…
Mimari cok seyi degitiriyor galiba. Varsova’nin gorunumu her seyden biraz barindiriyor. Sonucta Polonya Kralligi’nin en onemli sehirlerinden birinden bahsediyoruz. Tarihi zengin, siyasi onemi yuksek, ihtisamli…imis, 2. dunya savasinda yikilana kadar. Tabir-i caizse tas tas ustunde kalmayincaya dek yikilmis Alman bombardimanlarinda. Sonra komunist rejimin ulkenin ustune coreklenmesiyle birlikte savas sonrasi yeniden yapilanma tabii ki de komunist etkisinde olmus. Komunist binalar ya cok sikici, insanin icini karartan ve asik suratli oluyorlar ya da komunizmin gucunu cumle aleme duyurmak icin heybetli, gereksiz yere goterisli, ama illa ki insanda “evet, gucluler” hissi uyandiran cinsten oluyor. Sunun bir ortasini bulsalarmis belki de komunizmin sonu bu kadar cabuk gelmezmis (mimariden siyaset ve ekonomi tarihi analizleri yapan bos insana bagladim). Krallik donemi ve komunizmden sonra 90lar sonrasi yeniden kurulmaya calisilan Varsova donemi baslamis. Kapitalizmin karga tulumba, salyalarini sacarak girdigi cogu dogu blogu baskenti gibi Varsova’da da yuksek binalar, alisveris merkezleri, plazalar cirkin cirkin yukselmeye baslamis, bu defa zenginligin ve “gelisimin” simgesi olarak. Iste sehre yaklasirken boyle bir goruntu karsiliyor insani: krallik doneminden kalma gorunumlu binalar, komunist binalar ve plazalar. Cirkin.
Hangi rehberi acsaniz, nereye baksaniz ayni sey “Bu bina eskiden bilmem neydi, ama 2. Dunya Savasi’nda yikildi. Sonra yeniden yapildi”. Cok garip bir his. Baktigin sey aslinda dortyuz yildir orada duruyor, ama sadece 40 yil once yapilmis. Ajda Pekkan gibi :) Saka bir yana, insanda garip bir his uyandiriyor. Birincisi, boyle bir yikimin nasil olabilecegini soruyorsunuz. Yasayan disinda kimsenin aklinin almayacagi bir sey. Ikincisi, sahte gibi geliyor. Piril piril parliyor her sey. Boyle bir bos yani. Ben ki tarih-arkeoloji islerine gonul vermisimdir, sikinti basti resmen. Bu uzun girizgahtan sonra kayda deger gordugum birkac seyden bahsedeyim (bin bilmem kac yillik sehri omlet yapan insana bagladim bu defa da).
Polonya cok katolik bir ulke. Komunizm “din yok, aq” dedikce daha da bir imana gelmisler, her baski rejiminin yasakladigi seyin daha cok ayagina dolanmasi gibi. Bir onceki papa Polonyaliymis. Papa 2. Jan Pol. Hani Mehmet Ali Agca’nin 1981’de suikast girisiminde bulundugu papa. Polonyalilar ulkelerinden papa cikmis olmasindan dolayi cok gurur duyuyorlar sanirim ki kendisinin portresi, afisi her yerde. Her kose basinda, her kilise cephesinde, her dukkanda, bilhassa turistlik hediye dukkanlarinda, duty free’de surekli bir Jan Pol gordukten sonra bana afakanlar basti tabii ki de. Gruptaki tek musluman olarak da cok rahatsiz oldum, hakir goruldum, bu Avrupalilari Allah bildigi gibi yapsin… diyecegimi saniyorsaniz beni tanimiyorsunuz :) Ama bu blogu sadece beni taniyanlar okuduguna gore demek ki demiyorsunuz :) Saka bir yana kilise gercekten cok guclu Polonya’da. Kararlara mudahale gucune sahip.
Polonya yargitay mahkemesinin Varsova’da guzelce bir binasi var. Bina 1996-1999 arasi yapilmis ve komunizm sonrasi “modernlik yarisinda artik kimse onumuzu alamaz” dalgasindan nasibini almis. Binanin girisi olarak tasarlanan kisimda karyatit sutunlar tasima unsuru olarak kullanilmis. Cok guzel, heybetli duruyorlar. Bilen goz, hemen fotografta bir seyi fark edecektir. Atinali karyatitler ciplakken Varsovali karyatitler giyinik. Herhalde mimarlar yargitay onunde de ciplak kadin heykeli dustursuzluk olur deyip bi oto-sansur uygulamislar. Yalniz bu ulemaya kafi gelmemis. Bu bina onemli bir kilisenin yolu ustunde. Yani o kilisenin rahipleri ise gidip gelirken bu karyatitleri goruyorlar. Polonya merkez kilisesi papazi (Polonya ark bisopu galiba bu) ya da iste benzer derecede onemli kisilerden olusan kurul binaya destur vermemis. Memleketin en yuksek mahkemesinin onune boylu boyunca kadin heykelleri diktiginiz yetmiyormus gibi bir de abdestimizi mi bozacaksiniz demisler. Kilisenin ve tutucularin elestrileri baskin cikmis ve binanin giris kismi degitirilmis. Giris, normalde arka taraf olarak planlanan cirkin cirkin sutunlarin dikildigi kisima tasinmis ve onune bence cok cirkin olan Guven Park’takine benzer savas sahnesi heykeli yapilmis. Karyatitlerin tasidigi orjinal giris de havuzlu mavuzlu, sulu sepelek bir seye donusturulmus. Binyillardir yuklerini baslarinin ustunde tasiyan karyatitlerin cilesi gene bitmemis yani…

Varsova’nin cileden nasibini alan bir diger yeri de unlu Varsova gettosu. Ikinci dunya savasi basladiginda Varsova nufusunun %30’undan fazlasi yahudiymis. Varsova gettosu yaklasik 400.000 kisiyle Avrupa’daki en buyuk gettoymus. Hitler'in yahudi soykirimina hemen savasin baslamasiyla baslamadigini belgesellerden ogrendik cok sukur. Basta kendilerine hayati zindan etmek, gettolara kapatmak, kamplara gondermek, hapse atmak gibi seyler yapiyormus. Sonradan, sanirim savasin ucuncu yilindan sonra kamplardaki yahudileri sistematik olarak oldurmeye baslamis. Savasin sonuna dogru da kaybetmenin hirsiyla iyice cigrindan cikmis yontemler kullanmis. Varsova gettosunda da 1942’ye kadar olum kamplarina gondermeler yasanmamis, ama sonrasinda da onunu alamamislar. 1943 yilinda getto baskaldirisi yasanmis. Yaklasik uc ay suren baskaldiri boyunca gettoda yasayan yahudiler, nazi askerlerine direnis gostermisler, ki askerler boyle bir direnisi hic beklemiyorlarmis. Tabii ki hikaye yahudiler icin mutlu sonla bitmemis. Almanlar getonun duvarlarini, yani bir nevi gettoyu yikarak bu isi kokunden halletmisler. Bugun, gettoyu cevreleyen duvarlarin gectigi yere Varsova buyuksehir belediyesi “1940-1943 Getto Duvari” yazan pirinc plaka yerlestirmis. Sehrin kaldirimlarinda, getto siniri boyunca kesintisiz devam ediyor bu hat. Yirmi santim kalinliginda bir duvarin ayirdigi dunyalar icin ise ayni seyi soyleyemiyoruz. Duvarin otesi olum, berisi yasam. Beride kalanlar, ayni zamanda geride kalanlar.

Bu duvarin gectigi yeri cok aradik gece yolda yururken cunku toplantiya birlikte gittigimiz is arkadaslarimdan birinin partnerinin ailesi Varsova gettosundan gelmeymis. Ordan Paris’e kacmislar. Calisip didinip para biriktirip her sene bir kardeslerini daha Paris’e kacirmislar. Bu isler sirayla oldugundan en buyuk kardesten en kucuge dogru gidiyorlarmis. En kucuk kardesleri, onlar parayi denklestirip kardeslerini kaciramadan toplama kampina gonderilmis. Bunun uzerine daha da soz soylemeyi gereksiz buluyorum.
Adini hatirlamadigim bir kilise-okul aklimda kaldi bir de. Dini bir okul. Manastir gibi ama daha siki bir yer. Tabii ki de varlikli ailelerin kizlari icin. Kizlar bu okula ergenlik doneminde girip bir daha cikmiyorlarmis. Cikmiyorlarmis derken kelimenin gercek anlamiyla binadan cikmiyorlarmis, cunku bu kilise-okulun kati kapalilik kurali varmis. Dis dunyadan olan ihtiyaclari idare tarafindan karsilaniyormus. Kizlar ise omurlerini din ve egitim ile geciriyorlarmis. Aktarilmayan bilginin kime ne hayri oldugu konusunu simdilik bir tarafa birakalim, cunku bu okulda beni benden alan asil sey istisnai durum diye anlatilan sey. Bu okul o kati kapalilik kuralini yikip kapilarini toplamda iki kere, resmi olarak bir kere acmis. Resmi olmayani getto direnisi isyani sirasinda. O donem rahibeler sivil halka yemek vermis, hemsirelik yapmis. Sonra tekrar kapatmislar kapilari. Resmi olan ikincisi ise 1944 yilinda. Hitler yendildigini anlayip de isgal ettigi yerlerden geri cekilirken geride kelimenin gercek anlamiyla yangin yeri birakma emri verdiginden, askerler, hem onlerine geleni oldurmeye hem de her seyi yikmaya baslamislar. Iste bu donemde bu kilisenin yuregi sevgi dolu (!) rahip ve rahibeleri kiliseyi yaralilarin tedavisi icin acmislar kapilari… Savas 1939 eylulunde basliyor, sen savasin sonuna, 1944 agustosuna kadar sanki hayat normal devam ediyormus gibi egitim-ogretim, dua-ayin devam ediyorsun hayatina. Nasil bir Allah aski arkadas seninki! Dunya savasi koparken kapali kapilar ardinda ucyuz yillik geleneklerini surdurmek nasil bir sey? Bunun nasil mumkun oldugunu acikcasi anlayamiyorum.
Bir de Marie Curie'nin dogup buyudugu evi gorduk. Pek sirin masallah. Yalniz o evin Marie Curie'ye ait oldugunu anlamak icin kapinin ustune konmus A4 buyuklugundeki levhayi gormek gerekiyor... Papa'nin resmi her yerde bayrak gibi dalgalansin, iki dalda birden nobel odulu alan ilk bilimcinin adini kapi zillerinde ara!!! Cok fena cifte standart yapmissin Varsova!
Iste Varsova boyle gecti. Son olarak turistik bilgi baglaminda iste sehrin ortasindan nehir geciyor. Vistul nehri. Bir de bir suru saray var ama ben onlari gormedim. Sanirim Varsova’ya dair soyleyeceklerim bitti.
Mimari cok seyi degitiriyor galiba. Varsova’nin gorunumu her seyden biraz barindiriyor. Sonucta Polonya Kralligi’nin en onemli sehirlerinden birinden bahsediyoruz. Tarihi zengin, siyasi onemi yuksek, ihtisamli…imis, 2. dunya savasinda yikilana kadar. Tabir-i caizse tas tas ustunde kalmayincaya dek yikilmis Alman bombardimanlarinda. Sonra komunist rejimin ulkenin ustune coreklenmesiyle birlikte savas sonrasi yeniden yapilanma tabii ki de komunist etkisinde olmus. Komunist binalar ya cok sikici, insanin icini karartan ve asik suratli oluyorlar ya da komunizmin gucunu cumle aleme duyurmak icin heybetli, gereksiz yere goterisli, ama illa ki insanda “evet, gucluler” hissi uyandiran cinsten oluyor. Sunun bir ortasini bulsalarmis belki de komunizmin sonu bu kadar cabuk gelmezmis (mimariden siyaset ve ekonomi tarihi analizleri yapan bos insana bagladim). Krallik donemi ve komunizmden sonra 90lar sonrasi yeniden kurulmaya calisilan Varsova donemi baslamis. Kapitalizmin karga tulumba, salyalarini sacarak girdigi cogu dogu blogu baskenti gibi Varsova’da da yuksek binalar, alisveris merkezleri, plazalar cirkin cirkin yukselmeye baslamis, bu defa zenginligin ve “gelisimin” simgesi olarak. Iste sehre yaklasirken boyle bir goruntu karsiliyor insani: krallik doneminden kalma gorunumlu binalar, komunist binalar ve plazalar. Cirkin.
Hangi rehberi acsaniz, nereye baksaniz ayni sey “Bu bina eskiden bilmem neydi, ama 2. Dunya Savasi’nda yikildi. Sonra yeniden yapildi”. Cok garip bir his. Baktigin sey aslinda dortyuz yildir orada duruyor, ama sadece 40 yil once yapilmis. Ajda Pekkan gibi :) Saka bir yana, insanda garip bir his uyandiriyor. Birincisi, boyle bir yikimin nasil olabilecegini soruyorsunuz. Yasayan disinda kimsenin aklinin almayacagi bir sey. Ikincisi, sahte gibi geliyor. Piril piril parliyor her sey. Boyle bir bos yani. Ben ki tarih-arkeoloji islerine gonul vermisimdir, sikinti basti resmen. Bu uzun girizgahtan sonra kayda deger gordugum birkac seyden bahsedeyim (bin bilmem kac yillik sehri omlet yapan insana bagladim bu defa da).
Polonya cok katolik bir ulke. Komunizm “din yok, aq” dedikce daha da bir imana gelmisler, her baski rejiminin yasakladigi seyin daha cok ayagina dolanmasi gibi. Bir onceki papa Polonyaliymis. Papa 2. Jan Pol. Hani Mehmet Ali Agca’nin 1981’de suikast girisiminde bulundugu papa. Polonyalilar ulkelerinden papa cikmis olmasindan dolayi cok gurur duyuyorlar sanirim ki kendisinin portresi, afisi her yerde. Her kose basinda, her kilise cephesinde, her dukkanda, bilhassa turistlik hediye dukkanlarinda, duty free’de surekli bir Jan Pol gordukten sonra bana afakanlar basti tabii ki de. Gruptaki tek musluman olarak da cok rahatsiz oldum, hakir goruldum, bu Avrupalilari Allah bildigi gibi yapsin… diyecegimi saniyorsaniz beni tanimiyorsunuz :) Ama bu blogu sadece beni taniyanlar okuduguna gore demek ki demiyorsunuz :) Saka bir yana kilise gercekten cok guclu Polonya’da. Kararlara mudahale gucune sahip.
Polonya yargitay mahkemesinin Varsova’da guzelce bir binasi var. Bina 1996-1999 arasi yapilmis ve komunizm sonrasi “modernlik yarisinda artik kimse onumuzu alamaz” dalgasindan nasibini almis. Binanin girisi olarak tasarlanan kisimda karyatit sutunlar tasima unsuru olarak kullanilmis. Cok guzel, heybetli duruyorlar. Bilen goz, hemen fotografta bir seyi fark edecektir. Atinali karyatitler ciplakken Varsovali karyatitler giyinik. Herhalde mimarlar yargitay onunde de ciplak kadin heykeli dustursuzluk olur deyip bi oto-sansur uygulamislar. Yalniz bu ulemaya kafi gelmemis. Bu bina onemli bir kilisenin yolu ustunde. Yani o kilisenin rahipleri ise gidip gelirken bu karyatitleri goruyorlar. Polonya merkez kilisesi papazi (Polonya ark bisopu galiba bu) ya da iste benzer derecede onemli kisilerden olusan kurul binaya destur vermemis. Memleketin en yuksek mahkemesinin onune boylu boyunca kadin heykelleri diktiginiz yetmiyormus gibi bir de abdestimizi mi bozacaksiniz demisler. Kilisenin ve tutucularin elestrileri baskin cikmis ve binanin giris kismi degitirilmis. Giris, normalde arka taraf olarak planlanan cirkin cirkin sutunlarin dikildigi kisima tasinmis ve onune bence cok cirkin olan Guven Park’takine benzer savas sahnesi heykeli yapilmis. Karyatitlerin tasidigi orjinal giris de havuzlu mavuzlu, sulu sepelek bir seye donusturulmus. Binyillardir yuklerini baslarinin ustunde tasiyan karyatitlerin cilesi gene bitmemis yani…

Varsova’nin cileden nasibini alan bir diger yeri de unlu Varsova gettosu. Ikinci dunya savasi basladiginda Varsova nufusunun %30’undan fazlasi yahudiymis. Varsova gettosu yaklasik 400.000 kisiyle Avrupa’daki en buyuk gettoymus. Hitler'in yahudi soykirimina hemen savasin baslamasiyla baslamadigini belgesellerden ogrendik cok sukur. Basta kendilerine hayati zindan etmek, gettolara kapatmak, kamplara gondermek, hapse atmak gibi seyler yapiyormus. Sonradan, sanirim savasin ucuncu yilindan sonra kamplardaki yahudileri sistematik olarak oldurmeye baslamis. Savasin sonuna dogru da kaybetmenin hirsiyla iyice cigrindan cikmis yontemler kullanmis. Varsova gettosunda da 1942’ye kadar olum kamplarina gondermeler yasanmamis, ama sonrasinda da onunu alamamislar. 1943 yilinda getto baskaldirisi yasanmis. Yaklasik uc ay suren baskaldiri boyunca gettoda yasayan yahudiler, nazi askerlerine direnis gostermisler, ki askerler boyle bir direnisi hic beklemiyorlarmis. Tabii ki hikaye yahudiler icin mutlu sonla bitmemis. Almanlar getonun duvarlarini, yani bir nevi gettoyu yikarak bu isi kokunden halletmisler. Bugun, gettoyu cevreleyen duvarlarin gectigi yere Varsova buyuksehir belediyesi “1940-1943 Getto Duvari” yazan pirinc plaka yerlestirmis. Sehrin kaldirimlarinda, getto siniri boyunca kesintisiz devam ediyor bu hat. Yirmi santim kalinliginda bir duvarin ayirdigi dunyalar icin ise ayni seyi soyleyemiyoruz. Duvarin otesi olum, berisi yasam. Beride kalanlar, ayni zamanda geride kalanlar.

Bu duvarin gectigi yeri cok aradik gece yolda yururken cunku toplantiya birlikte gittigimiz is arkadaslarimdan birinin partnerinin ailesi Varsova gettosundan gelmeymis. Ordan Paris’e kacmislar. Calisip didinip para biriktirip her sene bir kardeslerini daha Paris’e kacirmislar. Bu isler sirayla oldugundan en buyuk kardesten en kucuge dogru gidiyorlarmis. En kucuk kardesleri, onlar parayi denklestirip kardeslerini kaciramadan toplama kampina gonderilmis. Bunun uzerine daha da soz soylemeyi gereksiz buluyorum.
Adini hatirlamadigim bir kilise-okul aklimda kaldi bir de. Dini bir okul. Manastir gibi ama daha siki bir yer. Tabii ki de varlikli ailelerin kizlari icin. Kizlar bu okula ergenlik doneminde girip bir daha cikmiyorlarmis. Cikmiyorlarmis derken kelimenin gercek anlamiyla binadan cikmiyorlarmis, cunku bu kilise-okulun kati kapalilik kurali varmis. Dis dunyadan olan ihtiyaclari idare tarafindan karsilaniyormus. Kizlar ise omurlerini din ve egitim ile geciriyorlarmis. Aktarilmayan bilginin kime ne hayri oldugu konusunu simdilik bir tarafa birakalim, cunku bu okulda beni benden alan asil sey istisnai durum diye anlatilan sey. Bu okul o kati kapalilik kuralini yikip kapilarini toplamda iki kere, resmi olarak bir kere acmis. Resmi olmayani getto direnisi isyani sirasinda. O donem rahibeler sivil halka yemek vermis, hemsirelik yapmis. Sonra tekrar kapatmislar kapilari. Resmi olan ikincisi ise 1944 yilinda. Hitler yendildigini anlayip de isgal ettigi yerlerden geri cekilirken geride kelimenin gercek anlamiyla yangin yeri birakma emri verdiginden, askerler, hem onlerine geleni oldurmeye hem de her seyi yikmaya baslamislar. Iste bu donemde bu kilisenin yuregi sevgi dolu (!) rahip ve rahibeleri kiliseyi yaralilarin tedavisi icin acmislar kapilari… Savas 1939 eylulunde basliyor, sen savasin sonuna, 1944 agustosuna kadar sanki hayat normal devam ediyormus gibi egitim-ogretim, dua-ayin devam ediyorsun hayatina. Nasil bir Allah aski arkadas seninki! Dunya savasi koparken kapali kapilar ardinda ucyuz yillik geleneklerini surdurmek nasil bir sey? Bunun nasil mumkun oldugunu acikcasi anlayamiyorum.
Bir de Marie Curie'nin dogup buyudugu evi gorduk. Pek sirin masallah. Yalniz o evin Marie Curie'ye ait oldugunu anlamak icin kapinin ustune konmus A4 buyuklugundeki levhayi gormek gerekiyor... Papa'nin resmi her yerde bayrak gibi dalgalansin, iki dalda birden nobel odulu alan ilk bilimcinin adini kapi zillerinde ara!!! Cok fena cifte standart yapmissin Varsova!
Iste Varsova boyle gecti. Son olarak turistik bilgi baglaminda iste sehrin ortasindan nehir geciyor. Vistul nehri. Bir de bir suru saray var ama ben onlari gormedim. Sanirim Varsova’ya dair soyleyeceklerim bitti.
31 Ekim 2011 Pazartesi
Buyuk sehir styla
Gebze-Ankara-Groningen-Paris. Hayatimi kronolojik sirayla bu sehirlerde gecirdim. Bir kucuk, bir buyuk, bir kucuk, bir buyuk sehir olmus. Buyuk sehirde yasamanin kucuk sehirde yasamaktan farki ne deseler cevabim cok net: anti-perspirant ve gunluk ped.
Bu iki fark hayat tarzina iliskin pek cok seyi kapsiyor aslinda. Pek cok seyin sonucu desem daha dogru olacak herhalde. Kosturmaca, trafik, zaman kaybi, kendine ayiracak zamanin olmamasi, uzun calisma saatleri, daralan kisiel alan...
Tam iki bucuk sene once alip sadece bir kere kullandigim anti-perspirantim Paris'e tasindigimdan beri kullandigim icin bitmeye yaklasti. Doktor tavsiyesiyle bir suredir kullanmadigim gunluk ped evde, ofiste, cantada, her yerde. Sabah kahvesini dus alirken icmek ve metroda makyaj yapmayi saymiyorum bak, cunku onlarin muadili yok. Insanlik disi kosullar onlar, ama benim her gunumun gercegi. Bir gun ya kahveyi ustume dokucem ya da goz kalemiyle gozumu cikaricam, o olacak!
Bu iki fark hayat tarzina iliskin pek cok seyi kapsiyor aslinda. Pek cok seyin sonucu desem daha dogru olacak herhalde. Kosturmaca, trafik, zaman kaybi, kendine ayiracak zamanin olmamasi, uzun calisma saatleri, daralan kisiel alan...
Tam iki bucuk sene once alip sadece bir kere kullandigim anti-perspirantim Paris'e tasindigimdan beri kullandigim icin bitmeye yaklasti. Doktor tavsiyesiyle bir suredir kullanmadigim gunluk ped evde, ofiste, cantada, her yerde. Sabah kahvesini dus alirken icmek ve metroda makyaj yapmayi saymiyorum bak, cunku onlarin muadili yok. Insanlik disi kosullar onlar, ama benim her gunumun gercegi. Bir gun ya kahveyi ustume dokucem ya da goz kalemiyle gozumu cikaricam, o olacak!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)