9 Şubat 2012 Perşembe

Hamza



Büyük ihtimalle ölmüştük
Sehir kan kiyametti ayaklarımızda
Gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştuk
Yıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütün
Hamza butun parmaklarını ortaya dökmüştü
Yirmi yıldır cebinde biriktirdigi parmaklarını
Hamza son şarkıyı kırka bölmüştü
Dogrusu iyi idare etmiştik
Dogrusu iyi halletmiştik
Yasayanlar unutmuştu bizi
Biz öldügümüzle kalmıştik

C. Sureya


Fotograf: KuzeyGuney, Eylul 2008, evimiz

2 Şubat 2012 Perşembe

Parisian women


Madde madde, recete seklinde veriyorum; yaz.

1. Anoraksi oldugunu dusundurtecek kadar zayif, ama anoraksi degil: Parisli kadinlar doymak icin degil, yedikleri seyin lezzetinden haz almak icin yemek yer. Yediginde de cok yemez. Her seyden kus kadar yer. Boylelikle hep zayiftir.

2. Trenchcoat: Parisli kadinlar nedense hep trenckot giyer. Zayifsiniz, beliniz ince. O yuzden mi? Je ne sais pas...

3. Makyaj: Gercek Parisli kadinlar cok abartisiz makyaj yapar. Mumkun oldugunca dogal. Kendilerini seksi gosterecek goz makyaji, dudaga hafif bir parlatici ya da nemlendirici, cunku Fransiz erkekler French kiss icin mumkun oldugunca dogal dudaklari tercih ederlermis. Paris'te gordugunuz o abartili makyajli kadinlar aslinda cakma parisienne. Benden soylemesi...

4. Ic camasiri: Illa ki dantel. Bizim "herhalde emekliligi gelmistir" diye dusundugum sekreterimiz bile dantel ic camasiri giyiyor. Her an one-night stand yapacakmis gibi seksi ve elegan, kesinlikle ortalikta degil, ama egildiginizde gorunecek kadar stratejik konumda.

5. Buzuk dudaklar: Parisli kadinlarin dudaklari eskiden normalmis de, surekli buzdukleri icin zaman icinde genetik mutasyona mi ugramis? Yoksa genel olarak bir buzukluk hali mi var? Gercekten benim icin muamma. Eger buzukluk genetikse butun Fransa'da gozlemlemeyi beklerim. Ama yok oyle bir sey. Sirf Paris kadinina ozguyse, kizim senin anan baban yok mu? Sonra yas gecince Brigitte Bardot gibi kiris kiris olacak o yuzler, dudagini buzdugun her an icin lanet edeceksin.
Bir an icin dudaklarinizi disari dogru sarkitip bi buzun. Insan kendinden tiksiniyor vallahi.

6. Bakislar: Gozler maksimum acilip cipil cipil bakilacak. Tamamiyle ayni bakislar duruma gore yeni gelin gibi, bastan cikarici, saskin ya da davetkar seklinde yorumlanabilir. Bu bakislari buzuk dudaklarla birlestirmeyi unutmayalim lutfen.

7. Mantonun icinde kimil kimil saclar: Ben mantomu giyince saclarimi soyle elimle mantonun icinden disari cikaririm ki oyle sirtima, boynuma degip kimil kimil beni kasindirmasinlar. Parisli kadinlar, mantolarini giyip atkilarini doluyorlar ve kesinlikle saclarina dokunmuyorlar. O saclar oyle kimil kimil duruyor mantolarinin icinde. Allah kabul etsin. Hic bana gore degil.

8. Sutyen: Bu biraz muamma. O anoraksi gibi gorunecek kadar zayif kadinlarin tabii ki de sutyen falan giymesine gerek yok. Onun disinda giyiliyor.

9. Topuklu ayakkabi ya da kisa bot: Ayakkabilar topuklu, popolar seksi olacak diye daha once soylemistik. Bu kural baki.

10. Sapka: Sapka sart.

11. Canta: Clutch bag. C'est comme ca.

12. Sal, atki: O boyuna illa ki bir sey dolanacak. Yeri geldi mi boyna dolanan sey dudaklara dogru cekistirilerek oyunbazliklar yapilacak, seksi bir hava kazanilacak.

1 Şubat 2012 Çarşamba

Primavera'nin topuklu ayakkabiyla imtihani

Paris kadini topuklu ayakkabi giyer. Bu kadar acik ve net. Kosullar ne olursa olsun, ayakkabilar topuklu, popolar seksi olacak. Ben de gittim kendime bir topuklu ayakkabi aldim haftasonu. Tam Parisienne model :) ve gormemisler gibi bloga yaziyorum... Asagida gormus oldugunuz guzeller guzeli kisa bot benim. Yanindaki cicegi nasil? Diyorum size tam Parisienne diye. Topuklar 12 cm. Iste bugunun hikayesi bu noktada basliyor.



Hayatini duz ayakkabi ve parmak arasi terlik ile gecirmis olan ben, ilk topuklu ayakkabimi gecen sene KuzeyGuney ile Groningen'de aldim. Alti santimetre topuk bana yetti de artti bile, botlari bir senedir ayda ortalama iki kere giydim sanirim. Iki hafta once bir partide bir arkadasimin "Kisa botlarla tam Parisli olmussun" lafindan gaza gelerek nicedir kesmekte oldugum botlara yapistim. Topuk boyum bir anda iki katina cikti. Ama benim topuklu ayakkabi ile yurume becerilerimde gram ilerleme yok.

Bugun bir cesaret giydim ayakkabilari. Normal saatimde evden ciktim. Bir de ne goreyim... Bu ayakkabi ile hizli yurunmuyor. Birak hizli yurumeyi, Paris metrosunda duz kosu hic yapilmiyor! Neyse Primavera, olmadi bir sonraki trene binersin, diye dusunerek istasyona vardim. Ve tabii ki de bahtsiz bedevi oldugum icin trenlerin elektrik sistemindeki bir arizadan oturu trenler rotarli idi. Ayakta dikil dikil, tren geldi. Eger bir kilo daha sisman olsam binemeyecegim bir dolulukta gelen trene kendimi ite kaka bindirdim! Zaten gec basladigim yolculugum, metroda da bu topuklar yuzunden kosamamam yuzunden iyice gecikti. Ustune bir de Metro hem gec geldi hem de duraklar arasi ara durak yapti. Iyice gec kalan ben, Montparnasse'a vardigimda trene yetismek icin depar atmak zorunda kalmis olsam da ne fayda... Nereye atiyorsun depari? Normalde kalkisindan 12 dakika once binip en stratejik kosesine oturdugum trene, kalkis zili calarken yetismek suretiyle bir basariya imza attim. Kazasiz belasiz ise geldim, ama burnumdan da geldi.

Daha evden adimimi disari atar atmaz ilk fark ettigim seyden baslayayim. Duz ayak gecirdigim 29,5 sene boyunca merdivenlere guvenle basan, ikiser ucer inen ayaklarim, bir anda afalladilar cunku adimlarim extra 12 cm yukseklige gore ayarli degildi. Hani belli bir merdiven araligina alisirsiniz, adiminizi o yukseklige gore atarsiniz da eger basamaklardan biri farkliysa ya bosluga duser gibi olur ya da tokezlersiniz ya, hah iste benim butun adimlarim kisa kaldi. Ona dikkat edeyim derken normalde pergel gibi acabildigim bacaklarimin ancak pitir pitir gidebildigini farkettim, ki bunlarin hepsi hizimi kesti. Yurumek, bildigin mental workload yaratti arkadas! Gec kalmanin stresinden bahsetmiyorum bile.

Peki o Sex & the City'de 15 cm Christian Louboutinlarin, Manolo Blahniklerin ustunde kosan Carrie Bradshawlar yalan miydi? Evet, yalanmis. Zira bu ayakkabilar kosmak icin degil, zarif zarif yurumek icin yapilmis. Merdiven bile cikmayacaksin bak. Duz yuruyeceksin. Ustunde durmasi cok rahat. Ona lafim yok. Hah iste eger bir sergi, bir kokteyl parti, bar gibi yere gidiyorsan gayet icin rahat giy cik. Trenden metroya, ordan gene trene kosuyorsan benim gibi, North Face ayakkabilar yeter de artar bile!



Carrie Bradshaw* bu sahnede kostugu her metre icin extra para almadiysa ben de bir sey bilmiyoroum!

Bu guzelim botlari ayakkabilikta eskitmeye hic niyetim yok. Ama kendilerini giydigim gunlerde evden normalden 5 dakika daha erken cikmam gerektigi de asikar. Bir de haftasonu Rue de Rivioli'de deneme turlari yapacagim. Bu konudaki azmimi doktora tezim icin gostersem iki aya biter o tez. O kadar azimliyim yani...

*Benim Sex & the City favorim Samanta Jones'tur. Fakar kendisini googleda aratinca tabii ki de eblek eblek pozlar ya da kosma fotograflari degil; sevisme fotograflari cikiyor. O yuzden her daim mizmizlayan, kafasi 1500 gezen ve hep bir seylerden kacan Carrie'nin fotosunu koyuyorum.

Olumu ellerinle tutmak

Olume karsi elim kolum bagli aylar gecirdim. Zavallilik hissi, ogrenilmis caresizlik ve umutsuzluk gunden gune, geceden geceye artarak aylar boyunca derimin altina isledi. Oyle bir an geldi ki aldigim nefesi veremez oldum; sonunda bana hayat veren havanin bile artik benim kontrolumde olmadigi 4 ay.

Olumu bir kure gibi elime almayi cok istiyorum son zamanlarda. Oyle bir his. O caresizlik ve zavallilik hissini icime isleten olumu sanki ancak ellerimle tutarsam bir butun olarak algilayacagim gibi geliyor. Onu kontrol etmek gibi bir niyetim yok. Kontrol durtumle iliskimi coktan degistirdim. Bana uc senedir hissettiklerimi (ve muhtemelen omur boyu hissedecek olduklarimi) hissettiren seye gozlerimi dikip bakmak istiyorum. Bakmak ve algilamak, cunku cok merak ediyorum.

Tam iki sene once Paris'te modern sanat muzesinde izledigim bu videoyu hatirladim birkac gun once. Olumu ellerinle tutmanin gorsel hali.

25 Ocak 2012 Çarşamba

Calisirken ne icersiniz?

Calisirken ictigim seyin yillar icinde nasil evrildigini gordukce sureci ilerleme mi, gerileme mi, diye isimlendirmeli bilemedim.

Lise: Lisedeyken ne ictigimi hatirlamiyorum. Iki ihtimal var: ya oyle kuru kuru calisiyordum ya da temiz temiz calismiyordum. Hakikaten hatirlamiyorum.

Universite: Her universite ogrencisinin kendine kastettigi gib ben de universite boyunca kahve icmek suretiyle intihar etmeye calistim, omrumden caldim, migdemde krater golu actim. Bunun master donemini de kapsadigini ekleyeyim.

Doktora nedense birkac safha. Bunda zaman icinde Hollanda'ya alismam, Goningen'deki hayat tarzim ve doktoramin omur curutecek kadar uzun surmesi etkili oldu sanirim.

Doktora 1: Onceleri, cok kisa bir sure, gene kahve sistemine devam ettim.
Doktora 2 - Arkaik donem sarap: Groningen'e alistikca, Fransiz sarabini bol buldukca sarap icmeye basladim. Toyluk donemi sarap gunlerimde AH'den bilincsizce "pahaliysa iyidir" mantigiyla aldigim saraplari tukettim.
Doktora 3 - Klasik donem sarap: T. sayesinde sarap konusunda daha bir bilinclendim. Bolgelerden bahsetmeye, B. ile birlikte "hmmm..." diye diye degisik degisik saraplari icmeye basladigimiz Klasik donemimde, gene T. sayesinde Fransiz peynirlerine de merak sardim. Doktoranin klasik sarap doneminin akademik acidan cok verimli gectigini soyleyemeyecegim.
Doktora 4 - Fetret devri: Klasik donemin etkileri sonucu Fetret devrine girdim. Karanlik caglardan (bknz. M.O. 9-6 yy) daha karanlik olan bu donemde calismadan ictim. O da geyet verimli. Tavsiye ederim.
Doktora 5 - Fetret devrinden sonra silkelenip kendime geldigim donemde biraya sardim. 20 m2 odama birayi kasayla almaya basladigim bu donemde tombik ispanyol sosisleri tombik turk belimin temel yapitasini olusturdu.
Doktora 6 - Cokus devri: Paris'te fiziksel yorgunlugun beni ele gecirdigi bu son donemde ne bira ne sarap... cay. Siyah cay bile degil. Limonlu, balli yesil cay. Son iki haftadir sut. "Kan kirmizi, sut beyaz"in sutu.

Iste boyle... Sut evresi benim cokus donemimin basladigini, yikilisa dogru devam ettigimi gosteriyor. Ikiye bolunmem bir kavimler gocune, bir tarafimin komple yikilmasi galler savasina bakar... Allah vere de o gunler gelmeden bitirsem doktorayi; sarabin ve peynirin anayurdunda Lale Devri yasasam. Guzel olmaz mi?

23 Aralık 2011 Cuma

Tekneye isim koymak ciddi is

"Uc tarafli denizlerle cevrili yarimada" seklindeki ulkemizin bu ozelligi yanlis hatirlamiyorsam ilkokul dorduncu sinifta sosyal bilgiler dersinde ilk defa karsimiza cikar ve duzenli araliklarla hafizaya kitlenir. Bu kadar suyun icinde olup suyla bu kadar alakasiz bir ulkede oldugumuz tabii ki hicbir derste ogretilmez. Altiyuz yillik Osmanli tarihine yuzyil basina bir tane bile dusmeyen kaptan-i deryalarla gurur duymakla yetiniriz biz genelde. Bizim korfezin karsi tarafina adini veren Kara Mursel Pasa, sakalinin renginden oturu Barbaros unvanini alip Barbaros Hayrettin Pasa adini alan Hizir Reis, onun abisi Oruc Reis, evcil hayvan olarak aslan besleyen Cezayirli Gazi Hasan Pasa, Inebahti savasinda Osmanlil'nin aldigi yenilgiye ragmen kumandasindaki 42 gemiden hicbirini kaybetmeden donen Kilic Ali Pasa'dan fazlasini bilen varsa cekinmeden commentlere yazsin. Savas ya da istila disinda dumenin basina kendimiz gecip de denize acilmak pek aklimiza gelmemis.

Bundan yarim yuzyil once Azra Erhat, Halikarnos Balikcisi ve Sabahattin Eyuboglu sungerci guletleriyle ve kendi basit tekneleriyle mavi yolculuga basladiklarinda Turkiye'nin guneybati kiyilarindaki koylar el degmemis, kesfedilmemis kiyilarmis. Mavi yolculuk yapan turist teknelerini bir yana birakirsak (biz bunlara "mangalci" derdik zamaninda) Turkiye'de denizle, tekneyle ve yelkenle ilgilenenlerin sayisi giderek artiyor. Yelken kuluplerindaki yelken kurslari eskiye nazaran daha populer. Tekne fiyatlarinin eskiye oranla daha uygun olmasi ama daha da onemlisi tekne kiralayan pek cok sirketin kurulmasi daha universitede kisitli butce ile tekne ve yelkenle ilgilenenler icin bu isi daha erisilebilir kildi. Yelkencilik, "zengin sporu" olmaktan cikiyor gibi gorunuyor.

Ne kadar degisirse degissin tekne hicbir zaman elzem bir ihtiyac olmayacak tabii ki (kuresel isinmanin uzun donem etkilerini goz ardi ediyorum). Bu da onu ozel kiliyor. Ornegin araba sehir ici ve sehirlerarasi ulasim icin cok onemli bir tasittir. Bazilari icin olmazsa olmazdir. Cogumuz ise girince ilk firsatta araba alip toplu tasimadan kurtarmaya bakariz kendimizi. Tekne boyle degil. Tekneyi meraklisi, gercekten, gonulden istedigi icin alir. Kimisi icin evidir teknesi. Ornegin Ruzgar Baba Haldun Sevel kedisiyle birlikte teknesinde yasar her daim. Tekne ozeldir. Kimse arabasina isim koymaz, ama her teknenin ismi vardir.

Tekneye isim koymak ne kadar zordur? O isim sizi ifade etmeli. Tekne tutkunuzu ifade etmeli, ama oyle cok fanatik de olmamali, komik durumlar yasanmamali. Ben bisikletime isim koymaya calistim. O bile cok zordu.

Dun bogazda yurudum biraz. Rumelihisari'ndan Arnavutkoy'e kadar yurudum. Malum o kiyi boyu pek cok tekne demirli. Daha once cok dikkat etmemistim, ama bu defa isimlerine dikkat ettim. Bazilarinin isimleri cok hosuma giderken bazilari "komik" duruma dusurmus sahibini gibi.

Bir kere teknelerin neredeyse yarisi Amerika bayrakli. Amerikalilarin tekne turuna cikmak icin haldir huldur Arnavutkoy'e geldigi yok, merak etmeyin. Bu, devletin tekne ve yelkene karsi tutumundan kaynaklanan politikadan oturu boyle. Herne kadar yayilirsa yayilsin, devletimizin gozunde yelken hala zengin sporu. Tekne, luks tuketim maddesi. Bu yuzden vergisi cok yuksek. Teknenin parasi kadar hatta bazen daha fazlasini vergi olarak oduyorsunuz TR'de. Bu yuzden pek cok Turk teknesini yurtdisindan alir. Yani gordugunuz her Fransiz bayrakli tekneye "je t'aime ille de je t'aime" diye yanasmayin yengec gibi!

Tekne isimlerine gececek olursak...

Ilk olarak seriler var. Semiramis 1, 2, 3, 4. Boyle seri olanlar etkinlik teknesi. Den Den 1, 2, 3 de boyle. Semiramis gene anlamli bir sozcuk. Den den? Biri de kalkip bu sirketin sahibine "Arkadas, iyi misin? Ne alemdesin?" dememis herhalde.

Ikinci olarak sacmalayanlar. Sweet curse. Boyle ingilizce soyleyince insana ilk etapta fark edemiyor, en azindan ben fark edemedim. Tatli bela... Tekneleri kaydeden nufus memuru, sozum sana, boyle isimleri kabul etmeden bir bilene danis. Peki ya C-nem? Sanirim tekne sahibinin sevgilisi ya da kizinin adi Sinem. Sevgilim beni telefonuna C-nem diye kaydetse facebook statumu aninda iliskisi yoka ceviririm! Son olarak Sex sea. Kim bu seksi olan? Yoksa "Hatunu tekneye kadar getirdik. Su denize bi acilalim..." kafasi mi? Deniz ustu kopurur... diye bir sarki vardir. Bazilarina deniz ustu ufuruyor demek ki.

Ucuncu grup ise sacma sacma islere girmeyip, adam gibi teknesine binip yelkenini yapanlar. Adini Caria kentinden ya da teknenin ic yuzeyinden alan Alabanda, bana Cemal Sureya'yi ve Sure-Sure-Sure-Sureyya asik sureyya'yi hatirlatan Sureyya, mis kokulu Mandalina, anlamini bilmedigim Haiwatha. Hem arkeoloji hem yelken ilgimden olsa gerek, alabanda gonlumde taht kurdu ne yalan soyleyeyim.

Son olarak agir abi tekneleri var: Yusuf Bey, Ozan Bey gibi Kurtlar Vadisi havasi veren tekneler... Onlardan cekinirim ben.

Kiyilarimizdaki teknelerin birkacinin adi iste boyle... Ha bir de minubuse liselim yazmanin tekne hali "Ortakoylum" galiba. Boyle islere girmeyelim luften. Lutfen diyorum bak.

Sonuc olarak, uc tarafi denizlerle cevrili ulkemizde yelken yapmaktan cekinmeyiniz. Gunun birinde tekne almaya niyet ederseniz teknenize verdiginiz isme dikkat edin. Tekneye isim vermek, cocugunuza isim vermek gibi ciddi bir istir.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Le cimetière du Montparnasse

Ah su lanet doktora tezimi bir bitirebilseydim bu blogda muhtesem Paris yazilari yazacaktim... Sehri yurumek ya da bisiklet marifetiyle gezdigimden cok guzel ayrintilar yakaliyorum. Soylemesi ayip, gozlem yetenegim iyicedir. Cogunun dikkatini cekmeyecek seyler benim hafizama kazinir. Iste yazabilsem cok guzel olacak. Ama ben bittim, tez bitmedi. O yuzden boyle yalap salap yaziyorum her defasinda. Simdi de asil amacim Montparnasse mezarligiyla ilgili yazmak, ama oncesinde bir Montparnasse yazisi yazmis olmadigim icin arada genel bilgiler de var.

En cok hangi bolgesini seviyorsun Paris'in diye sorsalar Montparnasse derim. Bunda sevdigim yazarlarin, ressamlarin ve izledigim Yeni dalga filmlerinin etkisi buyuk suphesiz. Montparnasse'in adinin hikayesi bile guzel. Bugun Montparnasse olan bolge aslinda cok yakin bir gecmise kadar sehrin disinda kaliyormus. Onyedinci yuzyilda burasi coplukmus. Evet, bildiginiz coplukmus. Coplerin yaptigi tepecige "Mount Parnassus" adini vermis Latin Quarter'da okuyan ogrenciler. Mount Parnassus Yunan mitolojisinde siir, edebiyat, muzik, kisaca sanat tanricasi olan 9 muzlerin yasadigi dagin da adi. Denfert-Rochereau'da sarap icip, Dionysos'a ibadet eden ogrenciler Mount Parnassus'a karsi siirler okurlarmis. Bu bolgenin adi ordan Mount Parnassus'un fransizca karsiligi olan "Mont Parnasse" kalmis.

Mezarligin tarihi, sehrin icinde mezarlik yapiminin yasaklanip mezarliklarin sehrin disina insa edilmeye baslandigi doneme gidiyor. Sehrin kuzey, guney, dogu, bati sinirlarina o bolgelerin ihtiyacini gidermek icin buyuk mezarliklar insa edilmis. Montparnasse mezarligi guney mezarligi. Acilis tarihi 1824. Hristiyan, yahudi, musluman... butun ilahi dinlerin mensuplarina kapilari acik. Genelde mezarlarin ustunde mezarda yatan kisinin dinini belirten isaretler var. Yahudi mezarlarinda davud yildizi, Ermeni mezarlarinda Gregoryen haci en dikkat cekicileri, en azindan benim icin.

Fransa'da mezarlar sadece olulerin yattigi yerler degil, ayni zamanda statu semboluymus. En azindan ekonominin hala bun aelverdigi donemlerde... Sehrin zenginlerinin mezarlari da daha gosterisli olurmus. Oyle gorunuyor ki bu gelenek yakin gecmise kadar devam etmis. Montparnasse mezarliginda Likya kaya mezarlarini andiran mezarlar gormek mumkun. Benzer sekilde, tapinak gibi mezarlar da var. Bunlar daha erken donem mezarlari. Yirminci yuzyilda yapilmis mezarlar daha sade. Sade derken oyle tapinak gibi degil, ama bildiginiz sanat eseri. Bunun burada gomulu olan kisilerle de alakasi var sanirim.

Montparnasse 20. yuzyilin basindaki entelektuel ve sanatsal hareketin merkezlerinden biri. Dadaizm, surrealizm, varolusculuk, nihilizm, sosyalizm gibi butun bu -izm'li akimlar ve yeni dalga sinema akimi burda gelismis. Hal boyle olunca mezarlikta yatanlarin cogu unlu yazarlar, ressamlar, sairler, helkeltraslar, filozoflar, politikacilar. Mezarlar da buna gore sekillenmis. Ornegin heykeltrasin mezarinda eserlerinden birini bulmak gayet olagan. Sanirim bu sonradan trend haline gelmis, cunku normal mezarlarda da fotograftaki gibi sanat eserleri gorebiliyorsunuz bugun.



Sunu da belirtmek gerekiyor sanirim. Tr'de genelde mezarliga akraba ziyaretine gidilir. Mezarliklar bunaltici, depresif, korkunc, gerekli kisinin mezarinda cicekler sulanip dualar okunduktan sonra hemen terk edilecek yerlerdir. Halbuki mezarlik kaybi yasayan kisinin, kaybettigi kisiyle iletisim kurabilecegi sayili fiziksel mekanlardan biridir. O yuzden hem oluye hem de kaybi yasayana saygi geregi mezarliklarin huzur verici ve insanin isterse saatlerce oturabilecegi, yasini tuttugu kisiyle konusabilecegi yerler olmali. Montparnasse mezarligi boyle yerlerden. Icine girince bir an once kacma istegi degil, aksine saatlerce kalma istegi uyandiran, kocaman yesil bir park. Ben de gittigimde genelde iki saat falan kaliyorum. Bu yazida kullandigim fotograflar son gidisimde cektiklerim.

Dedigim gibi, mezarligin sakinleri tanidik bildik kisiler. Ornegin giriste hemen sagda Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir'in birlikte yattigi mezarlari en cok ziyaret edilenlerden. Gelenler hep kendilerinden bir sey birakmislar. Kimi yazarlarin kitaplarindan notlar aldigi not defterini, not kagitlarini birakmis kimi Paris'e geldigi tren biletini. Kimi metro biletini birakmis kimi Paris'ten aldigi telefon kartini. Benim dikkatimi hemen sagdaki kitap cekti. "Aaa kitabin baskisi Can Yayinlari'na ne kadar benziyor... ne alakasi var? Primavera, senin Tr'ye gitme zamanin gelmis" derken Jean Paul Sartre'in Sozukler kitabi oldugunu gordum yaklasinca.



Kitabi gorunce biraz kafam karisti. Kitabi birakan kisi icin bu kitabin cok onemli ve anlamli oldugunu varsayiyorum. Yoksa neden Tr'den Paris'e kadar kitabi getirip yazarin mezarinda biraksin. Bu, planlama gerektiren bir davranis. Bunu yapan kisi bunu amac edinmis yani. Benim icin anlami cok buyuk olan kitaplari dusunuyorum. O kitaplar benim icin kutsal. Donup donup okumaktan keyif aldigim kitaplar. Sadece belli kisilere odunc verdigim, korudugum kitaplarim. Sanirim cogumuz icin de bu boyledir. Kitapligimda bir kitabin birkac kopyasi olabilir, ama bende bu duyguyu uyandiran kitabin benim okudugum kopyasi. Diger kopyalarin nedense kitapliktaki diger kitaplardan farki yoktur. Onlar kaybolabilir :P Acikcasi ben bu tur kitaplarimdan ayrilmak istemem. Onu yazan kisinin mezarina da birakmam. Illa birakacaksam gider yenisini alir onu birakirim, ama o zaman da biraktigim piril piril kopya benim okudugum, beni donusturen kopya olmaz. Yani davranis amacina ulasmaz. Peki bu kitabi Sartre'in mezarina birakan kisi, bunu neden yapmis olabilir, daha onemlisi kitabindan nasil ayrildi? "Isin gucun mu yok Primavera? Bak tezim bitmedi diyorsun. Otur onla ugras" diyebilirsiniz, ama ben arada bir hala bu sorulari dusunuyorum. Bu blogu okuyan 3-5 kisi, eger "Sozcukler'i Sarte'in mezarina biraktim" diye anlatan biriyle karsilasirsaniz, lutfen kendisine bunu neden yaptigini sorun :)

Sunu da kabul etmek lazim ki herkesin sevdigi eserin sahibiyle bag kurma sekli farklidir. Ben kitaplarimi kutsal hazine gibi saklamak isterken bir baskasi yazarina geri hediye etmeyi secebilir.

Mezarliktaki eserler turlu turlu. Ornegin bu metal heykel anne ve cocugunu resmediyor.



Peki ya bu dodo kusu neden?



Asagidaki baligin bir yonunde kadin gogusleri var, diger yonu normal balik. Duz olan tarafinda soyle yaziyor:

"il fait son choix d'anchois et
dîne d'une sardine" Berdal



Yani

"he makes his choice for anchovy
and eats a sardine for dinner"

Fransiz is arkadasima sordugumda bunun siir ya da deyis olmadigini, aksine cok anlamsiz oldugunu, muhtemelen kafiye icin boyle bir sey yazildigini soyledi. Choix (suva)-anchois (ansuva) ve dîne (din)-sardine(sardin) kafiyeleri.

Ben okudugumda, insanin yapmak istedikleri ve yapmak zorunda olduklari arasindaki farka gonderme oldugunu dusunmustum. Acikcasi bu siirin kendisine yazildigi kisi icin uzuldum. Insanin agzinda bu aci tatla olmesi cok zor diye dusunuyorum. Umarim bu kisi oyle pismanliklarla olmemistir.

Siz ne dusunuyorsunuz? Fransiz arkadasimin yorumu mu mantikli, benimki mi?

Kaybettigi esine askini gorkemli Eros ve Psyke heykeliyle ifade eden de var.



Beni en cok etkileyen heykellerden biri ise asagidaki.



Askla kocasinin saclarini oksayan kadin artik yok. Kocasi, karisinin parmaklarinin gezindigi saclarinin kivrimlarina her elini attiginda yureginde fiziksel (gercek) bir aci ve icinde buyuk bir ozlem hissediyor. Bunu cok yalin bir sekilde dile getirmis:

"Tu es la plus belle de ma vie
I miss you so much for ever and ever..."


*You are the most beautiful of my life.